evrim teorisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
evrim teorisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Nisan 2010 Pazartesi

AKLA DAVET


Şüphesiz, mü'minler için göklerde ve yerde ayetler vardır. Sizin yaratılışınızda ve türetip-yaydığı canlılarda kesin bilgiyle inanan bir kavim için ayetler vardır. (Casiye Suresi, 3-4)
Materyalist ve ateist literatüre baktığınızda, din ve akıl kavramları arasında ısrarla bir ayrım yapılmaya çalışıldığını görürsünüz. Vermek istedikleri imaj, dinin sadece bir takım önkabullere dayandığı, aklını kullanan insanların ise bu önkabulleri aşmış kimseler olduklarıdır.
Oysa bu son derece ucuz bir aldatmacadır. Temelinde ise cahillik yatar.
Çünkü akıl ve din arasında bir ayrım olamaz. Aksine din, akıl sayesinde anlaşılabilen bir gerçektir. Öyle ki dinin gerçek kaynağı olan Kuran, dinin temelinin akıl olduğunu haber verir. Kuran'a göre, dine inanan insanların özelliği akıl sahibi olmaları, inkar edenlerin özelliği ise akledememeleridir. Yüzün üzerinde ayette de, insanlar akıllarını kullanmaya, düşünmeye davet edilirler.
Peki bu düşüncenin yöntemi nedir? Kuran, neyin düşünülmesini istemektedir?
Kuran, insanlardan, karşılaştıkları olayların nasıl ve neden olduğunu düşünmelerini ister. Gerçek din, ancak bu düşünceden doğar.
Örneğin bir çiftçi, toprağa tohum eker ve bu tohumun bir süre sonra topraktan fışkırıp güçlü bir ekin haline geldiğini görür. Eğer bunun nasıl ve neden olduğunu düşünürse, şahit olduğu olayın olağanüstülüğünü anlayacaktır. Çünkü kuru bir tohumun toprağa atılır atılmaz canlanması, büyümeye başlaması, etrafındaki topraktan kendisi için gerekli olan maddeleri ayrıştırarak alması, güneşin ne yönde olduğunu bilmesi ve sert toprağı yararak o yöne doğru ilerlemesi, sonra da gür bir biçimde büyüyüp insanlara lezzet ve sağlık verecek bir ürün yapması, sıradan bir şey değildir. Tohum bilinçli bir varlık olmadığı halde, çok büyük bir bilinç ve akıl gerektirecek bir iş yapmaktadır. Dolayısıyla birisinin bu tohumu bu iş için "programlamış" olması gerekir.
İşte Kuran'ın bize gösterdiği düşünce yöntemi budur: Gözümüzle gördüğümüz evrenin nasıl işlediği üzerinde düşünmek ve tüm bu işleyişin ardında bir Yaratıcı'nın var olduğunu anlamak. Vakıa Suresi'nde ardarda sorulan aşağıdaki sorular, insanı bu düşünceye yöneltmek amacını güder:
Şimdi ekmekte olduğunuz (tohum)u gördünüz mü? Onu sizler mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren Biz miyiz? Eğer dilemiş olsaydık, gerçekten onu bir ot kırıntısı kılardık; böylelikle şaşar-kalırdınız... (Vakıa Suresi, 63-65)
Eğer insan bu gerçekler üzerinde düşünmezse, dünyanın başıboş ve sahipsiz bir biçimde işlediğini sanmaya başlar. İnsanların tesadüfen bu dünyaya geldiklerini, tesadüflerle yaşayıp yine tesadüflerle öldüklerini zanneder. Bu bilinçsizlik içinde kısa süre içinde Allah'ın varlığını dahi inkar edecek hale gelir. "Eğer evren tesadüflerle işliyorsa, ilk ortaya çıkışı da tesadüfen olmuş" diye düşünür. Eğer bir de ateizmi bir inanç haline getirmiş olan bir kaç bilimadamının, özellikle de ateşli bir Darwinist'in sözlerini de bir yerden öğrenirse, içine düştüğü cahilce durumu büyük bir akılılık sanmaya başlar.
Bunun nasıl bir cahillik ve akılsızlık olduğunu açıklayabilmek için bir örneğe başvurabiliriz. Bir ev akvaryumu düşünün. Diyelim ki bu akvaryumda bir düzine küçük balık yaşar ve akyarvumun sahibi de onları özenle besleyip büyütür. Akvaryumun sahibi her gün düzenli olarak onlara yemlerini verir, suyu belirli bir ısıda tutar, suyun havalanması ve filtrelenmesi için motorlu bir pompa çalıştırır. Hastalıklara karşı suya antiseptik ilaçlar atar. Dahası, akvaryumun balıkların doğal ortamına benzemesi için kumlarla, kayalarla ve deniz bitkileriyle süsler.
Kuşkusuz böyle bir durumda balıkların yaşamasını sağlayan kişi, akvaryumun sahibidir. Çünkü akvaryumdaki hayat onun müdahale ve düzenlemeleri ile sürmektedir. Eğer bu sistemi bir kez başıboş bırakırsa, balıklar açlıktan, havasızlıktan, soğuktan ya da çeşitli hastalıklardan öleceklerdir. Yani balıkların içinde yaşadıkları dünya "başıboş" değildir.
Oysa balıklar bunu anlayamazlar, çünkü bunu anlamak için gerekli olan akla sahip değildirler. Her gün, içinde yüzdükleri suyun yüzeyinde düzenli olarak yemlerinin belirdiğini görürler ve bunları yerler. Ama hiçbiri bu yemlerin nasıl olup da suyun üstünde oluştuğunu düşünmez. Bu noktadan yola çıkarak gerçekte kendilerini besleyen bir sahipleri olduğunu farketmez. Çünkü balıklar birer hayvandırlar ve hayvanların bu tür bir muhakeme yetenekleri yoktur. Olayların nasıl ve neden öyle olduklarını düşünüp, sonra da Yaratıcı'yı kavrayacak bir akla sahip değildirler.
İşte Allah'ı inkar ederek yaşayan insanların durumu da, akvaryumdaki balıklara benzer. Onlar da içinde yaşadıkları dünyanın ve sahip oldukları bedenin nasıl ve neden var olduğunu düşünmezler. Sadece yer, içer ve gezerler ama "bunları kimin sayesinde yapabiliyoruz" diye hiç düşünmezler. Nitekim bu akılsızlıkları nedeniyle Kuran onların hayvanlarla aynı boyutta olduklarını haber vermektedir. Onlar akletmezler, sadece "metalanırlar ve hayvanların yemesi gibi yerler". (Muhammed Suresi, 12)
Bu boyuttan kurtulmanın yolu ise, Kuran'ın ısrarla vurguladığı gibi, akletmek, Allah'ın delilleri üzerinde düşünmektir. İlerleyen sayfalarda bunu yapacak ve Kuran'ın insanları üzerinde düşünmeye davet ettiği bazı delilleri inceleyeceğiz.

EVRENDEKİ DÜZEN

Kuran'a baktığımızda, göklerin ve yerin yaratılmasıyla ilgili ayetlerde sık sık "düzen" kavramının vurgulandığını görebiliriz. Allah'ın gökleri yaratışından söz edilirken "göğe yönelip (istiva edip) de onları yedi gök olarak düzenleyen O'dur" denir. (Bakara, 29) Bir başka ayette, "güneşi ve ayı emre amade kılmıştır, her biri adı konulmuş bir süreye kadar akıp gitmektedir; işte bunları yaratıp düzene koyan Allah sizin Rabbinizdir" (Fatır, 13) diye yazılıdır. Bir ayette şöyle denir:
Yaratmak bakımından siz mi daha güçsünüz yoksa gök mü? (Allah) Onu bina etti. Boyunu yükseltti, ona belli bir düzen verdi. (Naziat Suresi, 27-28)
Bu ayetlerden anlaşıldığına göre, gökyüzünde gözlemlenebilir bir düzen vardır ve bu düzen de evrenin Allah tarafından yaratılmış olmasının sonucudur. Gökcisimleri gelişigüzel, tesadüfi, başıboş bir biçimde dağılmamışlar, bir düzene göre yerleştirilmişlerdir. Nitekim bir ayette, "güneşi ve ayı emre amade kılmıştır, her biri adı konulmuş bir süreye kadar akıp gitmektedir" (Fatır Suresi, 13) ifadesiyle, gökcisimlerinin düzenliliğine işaret edilir.
Gökyüzünü gözlemlediğimizde, gerçekten de büyük bir düzenlilik görürüz. En büyük gökcisimleri olan yıldızlar, tesadüfi bir dağınıklık içinde değil, galaksiler adını verdiğimiz ve somut bazı şekillere sahip olan gruplar içinde yer alırlar. Galaksiler yine düzenli galaksi grupları oluştururlar. Bunları ilerleyen bölümlerde inceleyeceğiz.
Önemli olan ise, bu düzenliliğin nasıl ortaya çıktığıdır. Eğer evren Big Bang ile var olmaya başladıktan sonra hiçbir bilinçli müdahale ile düzenlenmeseydi, böyle bir düzen de oluşamazdı. Maddeyi ortaya çıkaran Big Bang'in ardından atomların oluşması, dahası evrendeki tüm atomların aynı dizilime ve yapıya sahip olması da mümkün olmazdı. Ortaya sadece kaos, karmaşa ve düzensizlik çıkardı. Oysa atomlardan galaksilere kadar herşeyde bir düzen gözlemlenmektedir.

GÜNEŞ SİSTEMİ

Sözkonusu düzenliliğin en açık biçimde göründüğü yerlerden biri de Güneş Sistemi'dir. Sistemin en önemli unsurları, Güneş'in etrafında dönen dokuz gezegendir. Bunlar güneş sistemi varolalı beri dönmektedirler ve bu durum pek çok insana doğal geliyor olabilir. Oysa bu dokuz gezegenin hepsinin düzenli bir biçimde, yani yörüngelerinden sapmadan dönmeleri, inanılmaz derecede hassas hesapların sonucudur.
Gezegenlerin yörüngelerinde kalmalarını sağlayan şey, güneşin çekim gücü ile gezegenlerin sahip oldukları merkez-kaç kuvveti arasındaki dengedir. Güneş sahip olduğu büyük çekim gücü nedeniyle tüm gezegenleri çeker, onlar da dönmelerinin verdiği merkez-kaç kuvveti sayesinde bu çekimden kurtulurlar. Ama başlangıçta eğer güneşin çekim gücü biraz daha fazla olsaydı ya da gezegenlerin dönüş hızları biraz daha yavaş olsaydı, o zaman bu gezegenler hızla güneşe doğru çekilirler ve sonunda güneş tarafından büyük bir patlamayla yutulurlardı.
Bunun tersi de mümkündür. Eğer başlangıçta güneşin çekim gücü daha az olsaydı ya da gezegenler daha hızlı dönselerdi, bu sefer de güneşin gücü onları tutmaya yetmeyecek ve gezegenler dış uzaya savrulacaklardı. Oysa çok hassas olan bu denge kurulmuştur ve sistem bu dengeyi koruduğu için devam etmektedir.
Bu arada sözkonusu dengenin her gezegen için ayrı ayrı kurulmuş olduğuna da dikkat etmek gerekir. Çünkü gezegenlerin güneşe olan uzaklıkları çok farklıdır. Dahası, kütleleri çok farklıdır. Bu nedenle, hepsi için ayrı dönüş hızlarının tespit edilmesi lazımdır ki, güneşe yapışmaktan ya da güneşten uzaklaşıp uzaya savrulmaktan kurtulsunlar.
Tüm bunlar, sistemin çok hassas bir denge üzerine kurulduğunu gösterir.
Ancak hepsi bu kadar da değildir. Hesapları daha da karmaşıklaştıran bir başka faktör daha vardır: Gezegenlerin uyduları. Bu uydular ile bağlı oldukları gezegenler arasındaki ilişki, güneş ile gezegenler arasındaki ilişki gibidir: Gezegenler uydularını çekerler, uydular ise dönüşlerinin verdiği merkez-kaç kuvvetiyle bu çekimi dengelerler. Eğer bu denge kurulmasaydı, uydular gezegenlere yapışır ya da kopar giderlerdi. Örneğin, Ay şu an sahip olduğu dönüş hızından biraz daha yavaş dönse hızla dünyaya çarpar ve böylece dünyanın sonunu getirirdi. Güneş Sistemi'ndeki gezegenlerin toplam 61 tane uyduya sahip olduklarını hatırladığımızda ise, var olan dengenin muhteşemliği iyice açığa çıkar.
Bu inanılmaz denge sisteminin tek bir parçasının dahi "tesadüfen" oluşması, yani bir Yaratıcı'nın düzenlemesi olmadan patlamayla varolması mümkün değildir. Patlamalar düzensiz dağılımlara neden olurlar ve düzensiz dağılımlar içinden de, değil bu denli muhteşem bir sistem, tek bir düzenli sistem bile çıkamaz. Bu, bir kutunun içine atılıp karıştırılan irili ufaklı yüzlerce küçük dişli çarkın tesadüfen birbirlerine uygun biçimde yerleşip ortaya bir saat çıkarmalarından çok daha imkansızdır.
Güneş sistemindeki düzenliliğin bir başka şaşırtıcı yönü de, gezegenlerin tümünün yörüngelerinin birbirine paralel olmasıdır. Gezegenlerin yörüngeleri tek bir düzlem üzerindedirler. Yani güneş sistemine "yandan" bakılacak olursa, gezegenlerin hepsinin sanki bir ip üzerine dizilmiş gibi paralel oldukları görülür. Buna neden olacak hiçbir fiziksel zorunluluk da yoktur; gezegenlerin yörüngeleri pekala, aynı atomun elektronlarının yörüngeleri gibi, güneşin etrafında farklı açılarda dönebilirlerdi. Düzenlilik, çok açıktır.

YÜZLERCE HASSAS DENGE

Yalnızca güneş sistemi değil, bu sistemin yegane canlı gezegeni olan Dünya da çok hassas dengeler üzerine oturtulmuş, üstelik bu dengeler özel olarak insanoğlu için ayarlanmıştır. Eğer mevcut yüzlerce dengeden birkaçını yakından incelersek, yaşadığımız dünyanın bizim için nasıl dizayn edildiğini daha iyi anlarız;
Yerçekimi;
-Eğer daha güçlü olsaydı: Dünya atmosferi çok fazla amonyak ve metan biriktirir, bu da yaşam için çok olumsuz olurdu.
-Eğer daha zayıf olsaydı: Dünya atmosferi çok fazla su kaybeder, canlılık mümkün olmazdı.

Güneşe uzaklık;
-Eğer daha fazla olsaydı: Gezegen çok soğur, atmosferdeki su döngüsü olumsuz etkilenir, gezegen buzul çağına girerdi.
-Eğer daha yakın olsaydı: Gezegen kavrulur, atmosferdeki su döngüsü olumsuz etkilenir, yaşam imkansızlaşırdı.

Yer kabuğunun kalınlığı;
-Eğer daha kalın olsaydı: Atmosferden yerkabuğuna çok fazla miktarda oksijen tranfer edilirdi.
-Eğer daha ince olsaydı: Hayatı imkansız kılacak kadar fazla sayıda volkanik hareket olurdu.

Dünyanın Kendi Çevresindeki Dönme Hızı;
-Eğer daha yavaş olsaydı: Gece gündüz arası ısı farkları çok yüksek olurdu.
-Eğer daha hızlı olsaydı: Atmosfer rüzgarları çok çok büyük hızlara ulaşır, kasırgalar ve tufanlar hayatı imkansızlaştırırdı.

Ay ile Dünya Arasındaki Çekim Etkisi:
-Eğer daha fazla olsaydı: Ayın şiddetli çekiminin, atmosfer şartları, dünyanın kendi eksenindeki dönüş hızı ve okyanuslardaki gelgitler üzerinde çok sert etkileri olurdu.
-Eğer daha az olsaydı: Şiddetli iklim değişikliklerine neden olurdu.

Dünyanın Manyetik Alanı:
-Eğer daha güçlü olsaydı: Çok sert elektromanyetik fırtınalar olurdu.
-Eğer daha zayıf olsaydı: Güneş Rüzgarı denilen ve güneşten fırlatılan zararlı partiküllere karşı dünyanın koruması kalkardı. Her iki durumda da yaşam imkansız olurdu.

Albedo Etkisi (Yeryüzünden Yansıyan Güneş Işığının, Yeryüzüne Ulaşan Güneş Işığına Oranı):
-Eğer daha fazla olsaydı: Hızla buzul çağına girilirdi.
-Eğer daha az olsaydı: Sera etkisi aşırı ısınmaya neden olur, dünya önce buzdağlarının erimesiyle sular altında kalır daha sonra kavrulurdu.

Atmosferdeki Oksijen ve Azot Oranı:
-Eğer daha fazla olsaydı: Yaşamsal fonksiyonlar olumsuz şekilde hızlanırdı.
-Eğer daha az olsaydı: Yaşamsal fonksiyonlar olumsuz şekilde yavaşlardı.

Atmosferdeki Karbondioksit ve Su Oranı:
-Eğer daha fazla olsaydı: Atmosfer çok fazla ısınırdı.
-Eğer daha az olsaydı: Atmosfer ısısı düşerdi.

Ozon Tabakasının Kalınlığı:
-Eğer daha fazla olsaydı: Yeryüzü ısısı çok düşerdi.
-Eğer daha az olsaydı:Yeryüzü aşırı ısınır, güneşten gelen zararlı ultraviole ışınlarına karşı bir koruma kalmazdı.

Sismik (Deprem) Hareketleri:
-Eğer daha fazla olsaydı: Canlılar için sürekli bir yıkım olurdu.
-Eğer daha az olsaydı: Okyanus zeminindeki besinler suya karışmaz, okyanus ve deniz yaşamı dolayısıyla bütün dünya canlıları olumsuz etkilenirdi.

Atmosferdeki Oksijen Oranı:
-Eğer daha fazla olsaydı: Bitkiler ve hidrokarbonlar tahrip olurdu.
-Eğer daha az olsaydı: Diğer canlıların solunum yapması zorlaşırdı.
İşte tüm bu dengeleri, "bunlar nasıl kuruldu" ya da "hangi irade evreni insan yaşamına uygun olarak düzenledi" sorularıyla incelediğimizde, bunların Allah'ın yaratışının çok açık birer delili olduğunu görebiliriz. Allah, evreni büyük bir akıl ve güçle yaratmış ve dünyayı da insanın yaşamı için özel olarak hazırlamıştır. Pek çok insan bundan habersiz bir hayat sürer, ama gerçek budur. İşte bu nedenle Allah, kitabında şöyle buyurur:
Elbette göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyüktür. Ancak insanların çoğu bilmezler. (Mümin Suresi, 57)
Bir başka ayette ise Allah'ın evrendeki gücü şöyle haber verilir:
(Allah) Geceyi gündüze bağlayıp-katar, gündüzü de geceye bağlayıp-katar; güneşi ve ayı emre amade kılmıştır, her biri adı konulmuş bir süreye kadar akıp gitmektedir. İşte bunları yaratıp düzene koyan Allah sizin Rabbinizdir; mülk O'nundur. O'ndan başka taptıklarınız ise, ‘bir çekirdeğin incecik zarına' bile malik olamazlar. (Fatır Suresi, 13)

BİR İNSANIN OLUŞUMU

İnsanın yaratılış öyküsü, birbirinden çok uzak iki ayrı yerde başlar. İnsan, kadın ve erkek bedeninde birbirinden tümüyle bağımsız olarak oluşan, ama birbiriyle tümüyle uyumlu olan iki ayrı özün birleşmesiyle hayata adım atar. Erkek bedeninde oluşan spermin erkeğin isteği ya da kontrolü ile oluşmadığı ortadadır, aynı kadın bedeninde oluşan yumurtanın kadının isteği ya da kontrolü ile oluşmadığı gibi. Onların bu oluşumlardan haberi bile yoktur. Ancak bunların birbirlerine tam uyumlu olmaları, birazdan göreceğimiz gibi, insanın yaratılmış olduğunun kesin birer kanıtıdırlar.
Testislerde dakikada ortalama 1000 adet üretilen spermler, erkek vücudundan kadının yumurtasına doğru yapacakları yolculuğu "biliyormuşcasına" özel bir dizayna sahiptirler. Sperm, baş-boyun-kuyruk parçalarından oluşur. Kuyruk, spermin bir balık gibi ana rahminde ilerlemesini sağlar. Bebeğin genetik şifresinin bir bölümünü barındıran baş kısmı ise özel koruyucu bir zırhla kaplanmıştır. Bu zırhın faydası ana rahmine girişte anlaşılacaktır. Rahimdeki ortam, annenin mikroplardan korunması amacıyla son derece asidiktir. Baş kısmındaki zırh bu aside karşı korunma sağlar. Spermin, bu asidin varlığını bilen "bir irade" tarafından koruyucu zırhla kaplanmış oludğu son derece açıktır. Spermler bunu milyonlarca yıl süren denemeler sonucunda başarmış olamazlar, hiçbir spermin edindiği bilgileri iletmek üzere erkek vücuduna geri döndüğü görülmemiştir çünkü! (Zaten böyle bir durum söz konusu olsaydı bile, geri dönen bir sperm testislere gelerek "anne rahminde geçtiğimiz yolda bir asit var, ona göre yeni spermleri zırhla kaplayın!" gibi bir komut veremeyecekti.)
Bu sırada anne vücudunda da, yine annenin hiçbir isteği yada kontrolü olmadan yumurta hücresi üretilmiştir. Yumurtalıklardan yola çıkarak fallop tüpü adı verilen bir bölgeye ulaşır ve spermlerin gelmesini beklemeye başlar. Ancak pasif bir bekleyiş değildir bu. Bekleme sırasında özel bir sıvı salgılar ve spermler de işte bu sıvı sayesinde bir tuz tanesinin ancak yarısı kadar olan yumurtayı bulurlar. Dikkat edelim: Yumurta "salgılamaya başlar" derken bir insandan ya da gelişmiş bir bilgisayardan bahsetmiyoruz. Bu ufacık protein yığınının "kendi kendine" böyle bir şeye "karar vermesi", dahası spermi kendine çekecek bir kimyasal bileşim hazırlayıp salgılaması inanılır şey midir?
Özetle, vücudun üreme sistemi özellikle yumurtayla spermi buluşturacak şekilde hazırlanmıştır. Ve kadın üreme sistemi spermlere, spermler de kadın vücudundaki ortama uygun olarak yaratılmıştır.
Yumurtayı dölleyecek sperm yumurtaya yaklaştığında yine yumurtanın salgılamaya "karar verdiği" ve sperm için özel olarak hazırlanmış bir sıvı, spermin koruyucu zırhını eritir. Bunun sonucunda da bu kez spermin ucunda olan ve yine özel olarak yumurta için hazırlanmış bulunan eritici enzim kesecikleri açığa çıkar. Sperm yumurtaya ulaştığında bu enzimler yumurtanın zarını delerek spermin içeri girmesini sağlarlar.
Şimdi buraya kadar anlattıklarımızı bir düşünelim.
1) İki ayrı insanın vücudunda iki ayrı üreme sistemi oluşuyor.
2) Erkeğin vücunda üretilen sperm, hayatında hiç görmediği kadın vücudundaki ortamı "biliyor" ve bu yüzden özel bir zırhla kaplı. Sperm, geçeceği ortamın asidik olduğunu, buna karşı kendisini koruyacak zırhı nasıl üreteceğini nereden biliyor?
3) Kadının vücudunda üretilen yumurta ise, gelecek olan spermleri hayatında hiç görmediği halde, onlara yol göstermek amacıyla bir sıvı salgılıyor. Spermlerin geleceğini nereden biliyor? Onları çekecek karışımdaki sıvıyı üretmeyi nasıl başarıyor?
4) Yumurtaya ulaşan sperm, yumurtanın bir sıvı salgılayacağını ve böylece zırhının eriyerek özel enzim keseciklerinin serbest kalacağını nereden duymuş? Bu keseciklerin yumurtanın zarını deleceğini nasıl bilebiliyor? Yumurtanın bir zarı olduğunu nereden biliyor?
5) Yumurta kendisine ulaşacak spermlerin taşıdığı enzimleri kimden haber almış? Bunların açığa çıkması için zırhın erimesi gerektiğini ona kim haber veriyor? Bunun için gereken eritici sıvıyı salgılamayı nasıl başarıyor? Formülü nasıl hesaplıyor?
Elbette az bir kısmını anlattığımız insanın üreme sisteminin olağanüstü özellikleri daha yüzlerce sayfa doldururdu. Ancak yukarıda açıkladığımız bir iki aşama dahi bizlere erkek ve kadının tam olarak birbirlerine uygun yaratıldığını, her ikisinin de, her ikisini de bilen bir varlık tarafından "dizayn edildiğini" açıkça göstermektedir. Evrim teorisinin yegane mekanizmaları olan doğal seleksiyon ve mutasyon, bu anlattıklarımızı izah etmekten çok uzaktır. Bu anlatılanların tesadüflerle meydana gelemeyeceği her şuurlu insan için çok açık bir gerçektir. Ortada somut bir dizayn etme ve biçim verme, somut bir yaratılış vardır.

DEVE NASIL YARATILDI?
Kuran'ın Gaşiye Suresi'nin 17. ayeti, üzerinde dikkatle düşünülmesi ve ibret alınması gereken bir hayvandan, "deve"den bahsetmektedir. Kuran'ın "bakmıyorlar mı o deveye nasıl yaratıldı" ifadesiyle üzerinde düşünmeye davet ettiği bu hayvanı biraz inceleyelim.
Deveye baktığımızda, onu özel bir canlı yapan en önemli yönünün, en ağır şartlardan bile etkilenmeyen vücut yapısı olduğunu görürüz. Bu öyle bir vücuttur ki, açlık ve susuzluğa günlerce dayanır, günler boyu sırtında yüzlerce kilo ağırlıkla yol katedebilir. Devenin, bu özellikleri hayvanın kurak ortamlara göre özel bir yaratılışla yaratıldığını ve insanın hizmetine verildiğini göstermektedir. Şimdi bu özelliklere bakalım.

AÇLIK VE SUSUZLUĞA OLAĞANÜSTÜ DAYANMA

Deve, 50°C sıcaklıkta 8 gün aç susuz kalabilir. Bu süre içinde toplam ağırlığının %22'sini kaybeder. İnsan, vücudunda bulunan suyun %12'sini kaybettiğinde ölürken, deve, vücudundaki suyun %40'ını kaybettiği halde ölmez. Devenin susuzluğa dayanıklılığının diğer bir sebebi de, gündüz vücut ısısını 41°C'ye kadar çıkartan bir mekanizmaya sahip olmasıdır. Bu sayede gündüz aşırı çöl sıcağında su kaybını minumum seviyede tutabilmektedir. Soğuk çöl gecelerinde ise vücut ısısını 30°C'ye kadar düşürebilmektedir.

MÜKEMMEL SU KULLANIM ÜNİTESİ

Develer, 10 dakikada ağırlıklarının üçte biri oranında su içerler. Bu miktar kimi zaman 130 litreyi bulabilmektedir. Bunun yanısıra deve, insana oranla 100 kat daha geniş alanı kaplayan bir burun mukozasına sahiptir. Hayvan, çok büyük ve kıvrımlı burun mukozası sayesinde, nefes alırken havadaki nemin %66'sını tutabilmektedir.

BESİNLERDEN VE SUDAN MAKSİMUM İSTİFADE

Hayvanların çoğu böbreklerinde biriken üre kana karıştığı anda zehirlenerek ölür. Oysa, deve, vücudunda oluşan üreyi defalarca karaciğerden geçirerek, sudan ve besinlerden maksimum derecede istifade edebilmektedir.
Devenin kan ve hücre yapısı da, çöl şartlarında uzun süre susuz yaşayabilmesini sağlayabilecek şekildedir. Hücre duvarları, hücrelerinin fazla su kaybetmesini engelleyecek yapıdadır. Kan yapısı ise, devenin vücudunda su minimuma indiğinde bile kan akışında bir ağırlaşmaya olanak vermeyecek biçimdedir. Ayrıca susuzluğa dayanıklılığı arttıran albümin enzimi, devenin kanında diğer canlılara oranla çok daha fazla miktarda bulunmaktadır.
Devenin bir başka destekleyicisi de hörgücüdür. Hörgüçlerde vücut ağırlığının beşte biri kadar yağ depo edilmiştir. Devede yağın tek bir noktada toplanması, vücudun –yağa bağlı olarak– her yerinden yoğun oranda su atılmasını engeller. Bu da devenin suyu yine minumum oranda kullanmasına sebep olur.
Bir hörgüçlü deve, normalde günde 30-50 kilo besin alabilirken, zor şartlarda günde sadece 2 kg kuru otla bir ay boyunca yaşayabilmektedir. İlginç olan bir başka nokta, devenin neredeyse her türlü organik maddeyi sindirebilmesidir: Hayvanın ağız ve dudak yapısı, ayakkabı köselesini delecek kadar sivri dikenleri bile rahatlıkla yiyebileceği şekildedir. Dört yüzlü midesi ve sindirim sistemi ise önüne çıkan herşeyi öğütebilecek kadar güçlüdür. Normalde yiyecek sınıfına girmeyen kauçuk gibi maddelerden bile istifade etmesini bilir. Kurak ortamlarda bu özelliğin ne kadar değerli olduğu açıktır.

FIRTINALARA KARŞI ÖNLEM

Devenin gözleri iki kat kirpiklidir. Kirpikler, kapan gibi içiçe geçerek, çölde sık rastlanan şiddetli kum fırtınalarına karşı gözü tam bir korumaya alırlar. Develer ayrıca burun deliklerini de içlerine kum girmesini engellemek için kapatabilirler.

SICAK VE SOĞUĞA KARŞI ÖNLEM
Bütün vücudunu kaplayan sık tüyler, çölün yakıcı güneşinin hayvanın derisine ulaşmasına engel olurlar. Bunlar aynı zamanda soğukta da hayvanın ısınmasını sağlarlar. Çöl develeri 70°C'lik sıcaklıktan etkilenmezken, çift hörgüçlü develer sıfırın altında 52 derecelik soğuklarda yaşayabilmektedir. Bu tip develer, 4.000 metrelik yüksek yaylalarda bile hayatlarını sürdürebilmektedirler.

KIZGIN KUMLAR İÇİN ÖNLEM

Develerin bacaklarına oranla son derece büyük olan ayakları da özel olarak "dizayn" edilmiş, hayvan kuma batmadan yürüyebilsin diye genişletilip yayılmıştır. Ayak tabanlarındaki özel kalın deri ise kızgın çöl kumlarına karşı alınmış bir tedbirdir.
Tüm bu bilgiler ışığında düşünmek gerekir; deve, kendi vücudunu çöl ortamına göre kendisi mi ayarlamıştır? Burun mukozasını kendisi oluşturup, tepesindeki hörgücü o mu meydana getirmiştir? Ya da hortum ve fırtınalara karşı göz ve burun yapısını kendisi mi tasarlamıştır? Kan ve hücre yapısını su harcamama esası üzerine kendisi mi düzenlemiştir?Vücudundaki tüylerin dokusunu o mu seçmiştir? O mu kendisini "çöl gemisi"ne dönüştürmüştür?
Deve —herhangi bir başka canlı gibi— elbette bunları yapamaz, kendi kendini insanlara faydalı hale getiremez. Bu denli kusursuz tasarımlar, hiçbir tesadüf ve tesadüfe bağlı "evrim süreci" ile de oluşamaz.
"Bakmıyorlar mı o deveye, nasıl yaratıldı?" ayeti, gerçekten de bu olağanüstü hayvanın varoluşunu en iyi biçimde açıklamaktadır. Deve de, başka her şey gibi yaratılmış, çeşitli özelliklerle bezenmiş ve Yaratıcı'nın yaratmadaki üstünlüğünün bir işareti olarak yeryüzüne yerleştirilmiştir.
Deve, bu tür üstün fiziksel özelliklerle yaratılırken, insana hizmetle görevlendirilmiştir. İnsan ise, tüm varlık aleminin içindeki buna benzer yaratılış mucizelerini görmek ve tüm varlıkların yaratıcısı olan Allah'ı bilip-tanımakla...

TARIM YAPAN KARINCALAR

Canlılar dünyasındaki en ilginç türlerden biri karıncalardır. Çünkü bu küçücük canlılar, sahip oldukları "toplum düzeni" ile boylarından çok büyük işler başarırlar.
Karıncaların çok farklı türleri vardır. Ancak bunların en ilginçlerinden biri, "atta karıncaları" olarak da bilinen yaprak kesici karıncalardır. Bunların belirgin özellikleri, koparttıkları yaprak parçalarını başlarının üstünde yuvalarına taşıma alışkanlıklarıdır. Karıncalar, sağlamca kenetlenmiş çenelerinde taşıdıkları, kendilerine oranla oldukça büyük yaprak parçalarının altına gizlenirler. Bu nedenle işçi karıncaların gün boyunca çalıştıktan sonra yuvaya dönüşleri çok ilginç bir görünüm ortaya çıkarır. Böyle bir sahneyle karşılaşan kişi, ormanın zemini sanki canlanmış, yürüyormuş hissine kapılacaktır. Yaprak kesiciler yağmur ormanlarında, yere dökülen yaprakların yaklaşık %15'ini yuvalarına taşıyabilirler. Bu yaprak parçalarını taşımalarının sebebiyse, elbette güneşten korunmak değildir. Karıncalar kestikleri bu yaprak parçalarını yiyecek olarak da değerlendirmezler. Peki bu kadar yaprağı ne için kullanırlar?
Attaların bu yaprakları mantar üretiminde kullandıkları hayretle keşfedilmiştir. Mantar, dişi işçi karıncaların yerin üzerinden toplayıp yuvaya getirdikleri yaprak parçacıklarında gelişir. Karıncalar yaprakların kendisini yiyemezler çünkü, bitkilerde hücre zarının temel bölümünü oluşturan selülozu sindirebilmek için gereken enzimlere sahip değillerdir. İşçi karıncalar bu yaprak parçalarını çiğneyerek bir yığın haline getirirler ve yuvanın yeraltındaki odalarında saklarlar. İşte bu odalarda da yaprakların üzerinde mantar yetiştirirler. Bu yolla, büyüyen mantarların tomurcuklarından kendileri için gerekli proteini elde ederler.
Ancak attalar yuvadan ayrıldıklarında, oluşturdukları bahçe kötüleşecek ve zararlı mantarlara yenilecektir. Peki bahçelerini yalnızca "ekim" öncesinde temizleyen attalar, zararlı mantarlardan nasıl korunabilmektedirler? Bunun sırrı, yaprakları çiğnedikleri sırada kullandıkları tükürükte gizlidir. Tükürüğün istenmeyen mantarların oluşumunu engelleyici bir antibiyotik içerdiği düşünülmektedir. Muhtemelen, doğru mantarın gelişimini hızlandırıcı bir madde de içermektedir.
Şimdi şunu düşünmek gerekir: Bu karıncalar mantar yetiştirmeyi nasıl öğrenmiştir? Bir gün karıncalardan biri tesadüfen ağzına bir yaprak alıp çiğnemiş, sonra yine tesadüfen lapa haline gelen bu sıvıyı tam uygun bir yer olan kuru yaprak zeminin üzerine sermiş, arkasından yine bir tesadüf sonucu diğer karıncalar buraya mantar parçaları getirip ekmiş, son olarak da burada yiyebilecekleri bir besin yetişeceğini tahmin eden karıncalar bahçeyi temizleme, gereksiz maddeleri ayıklama ve ürünü toplama işlemlerini yapmış olabilirler mi? Sonra da gidip tek tek bütün koloniye bu işlemi öğretmiş olduklarını düşünmek ne derece akılcı olabilir? Üstelik neden yiyemedikleri halde o kadar yaprağı yuvalarına taşıma zahmetine katlanmış olsunlar?
Diğer yandan bu karıncalar düzenli bir bakım olmaksızın mantar üretimini sağlamak için, yaprakları çiğnerken kullandıkları tükürüğü nasıl oluşturuyor olabilirler? Bu tükürüğü bir şekilde meydana getirdikleri düşünülse bile, tükürüğün içinde istenmeyen mantarların oluşumunu engelleyici bir antibiyotik olmasını hangi bilgileriyle sağlayabilirler? Çünkü böyle bir işlemi gerçekleştirebilmek için, ciddi bir kimya bilgisine sahip olmak gerekir. Bu kimya bilgisine sahip olsalar bile—ki bunun komikliği ortadadır—nasıl olur da salgıladıkları tükürüğe sözkonusu kimyasal özelliği katabilirler?
Böylesine mucizevi bir olayı karıncaların nasıl gerçekleştirdiğini düşündüğünde, insanın karşısına yukarıdakilere benzer daha yüzlerce karmaşık ve yorucu soru çıkacaktır. Ve soruların hepsi de cevapsızdır.
Buna karşılık, eğer tek bir açıklayıcı cevap verilirse, bu soruların hepsi cevaplanmış olur: Karıncalar, yaptıkları işi yapmalarını sağalayacak şekilde tasarlanmış ve programlanmışlardır. Gözlemlenen olay, karıncaların çiftçiliği bilerek dünyaya geldiklerini, daha doğrusu getirildiklerini kanıtlamaya yeterlidir. Böylesine karmaşık davranışlar, zaman içinde aşamalarla gelişebilecek basit olaylar değildir. Gerçek bir kimya bilgisinin ve çok üstün bir aklın sanatıdırlar. Dolayısıyla evrim savunucularının, zaman içinde yararlı davranışların seçildiği ve bunun için gerekli organların, mutasyonlarla geliştiği iddiaları, tamamen mantıksız hale gelmektedir. Tüm bu bilgileri var oldukları ilk günden itibaren karıncalara veren, onları tüm hayret verici özellikleriyle yaratan, şüphesiz her şeyin Rabbi olan Allah'tan başkası değildir.

BİR ÖRNEK

Atta karıncalarının yukarıda anlattığımız özellikleri, aslında daha pek çok canlıda gözlemleyebileceğimiz tablo çıkarmaktadır karşımıza. Elimizde düşünme yeteneğinden yoksun bir canlı vardır, ama bu canlı insanın bile aklını zorlayan büyük bir iş başarmakta, müthiş bir akıl gösterisi sunmaktadır.
Peki bu tablodan ne çıkar?
Cevap basit ve tektir: Madem bu hayvanın gerçekte yaptığı işi yapmasını sağlayacak bir aklı yoktur, o halde yaptığı akıl gösterisi, açıkça bize bir başkasının aklını tanıtmaktadır. Bu hayvanı var eden Yaratıcı, kendi varlığını ve yaratışındaki üstünlüğü göstermek için, bu hayvana onun "harcı" olmayan işler yaptırmaktadır. Hayvan bu Yaratıcı'nın ilhamıyla hareket etmektedir, dolayısıyla sergilediği akıl da aslında bu ilhamdır.
Bunu bir örnekle daha iyi açıklayabiliriz. Boş bir caddede yürürken küçük bir köpek gördüğünüzü varsayın. Caddenin bir yerinde de bozuk parayla çalışan otomatik bir çikolata makinası olduğunu farz edin. Eğer bu köpek, gözünüzün önünde, yerde duran metal bir parayı dişlerinin arasına alır, sonra makinanın yanına gidip, bu parayı çok usta bir biçimde makinanın para deliğine atarsa, sonra da makinadan çıkan çukulatayı bekler ve çıktığında da onu alıp yerse, ne düşünürsünüz?
Açıktır ki, köpeğin yaptığı iş, normalde bir köpeğin yapamayacağı bir iştir. Çünkü belirli bir akıl, muhakeme hatta kültür gerektirir. Ama hayvan bunu rahatlıkla yapmıştır. Böyle bir durum karşısında varacağınız yegane mantıklı sonuç, bu köpeğin yaptığı bu iş için özel olarak eğitilmiş olduğu sonucu olacaktır. Bu köpek muhtemelen bir sirkte çalıştırılmaktadır ve yaptığı bu hareket ona özel yöntemlerle öğretilmiştir.
İşte aslında tüm hayvanlar dünyasında buna benzer bir durumla karşı karşıyayızdır. Karşımızda, bir akla ve muhakeme yeteneğine sahip olmadıkları halde, çok üstün akıl gösterileri sergileyen yaratıklar vardır. Karınca bunların en çarpıcılarından biridir. Ve o da, diğer hayvanlar gibi, gerçekte kendisini eğiten iradenin verdiği programa (ilhama) göre hareket eder. O iradenin, yani Allah'ın aklını ve gücünü yansıtır.  Nitekim bir ayette Allah'ın tüm canlılar üzerindeki hakimiyeti şöyle bildirilir:
Gaybın anahtarları O'nun katındadır, O'ndan başka hiç kimse gaybı bilmez. Karada ve denizde olanların tümünü O bilir, O, bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez; yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru dışta olmamak üzere hepsi (ve her şey) apaçık bir kitaptadır. (En'am, 59)

ÖRÜMCEKTEKİ MUCİZE

İnsan ve içinde yaşadığı evren, en ince noktasına kadar tek bir Yaratıcı tarafından yaratılmıştır ve O'nun varlığını göstermek, O'nu yüceltmek için vardırlar. Küçücük bir hayvan olan örümcekte bile Allah'ın yaratışındaki mükemmelliği görmek mümkündür..
Yeryüzünde yüzlerce cins örümcek yaşar. Bu küçük hayvanlar kimi zaman yuvasının statik hesaplarını yapabilen bir inşaat mühendisi, kimi zaman üstün tasarımlar yapabilen bir mimar, kimi zaman olağanüstü güçlü ve esnek ipler, öldürücü zehirler, eritici asitler üreten bir kimyager, kimi zaman da son derece kurnaz taktiklerle avlanan bir avcı olarak karşımıza çıkarlar.
Sanıldığının aksine bütün örümcekler ağ kurarak avlanmazlar. Birçok örümcek, kendilerine Allah tarafından verilmiş özel kabiliyetler sayesinde, şaşırtıcı taktikler kullanarak avlanır.

KAPI TUZAKLI ÖRÜMCEK

Bu örümcek çeşidi öldürü çöl sıcağında, kumun içine açtığı yuvasında yaşar. Bu alelade bir yuva değildir. Öncelikle yuvanın içi örümceğin ürettiği özel bir salgıyla kaplanmış ve çöl sıcağına karşı mükemmel bir izolasyon yapılmıştır. Yuvanın girişi ise yine örümceğin yaptığı disk şeklinde bir kapakla örtülüdür. Bu kapak bir tarafından girişe menteşelenmiştir. Kapağın üzeri ise çalı çırpı ile kamufle edilmiştir. Yuvaya herhangi bir böcek yaklaştığında örümcek titreşimleri fark eder ve kapağı açarak böceğin üzerine saldırır. Yürüdüğü zeminin altından, bir kapağın içinden fırlayan örümceğe karşı böceğin hiçbir şansı kalmaz.

AĞ ATAN ÖRÜMCEK

Dinops adlı örümcek sabit bir ağ kurup avını beklemek yerine, küçük ve son derece üstün özelliklere sahip bir ağ örer ve bu ağı avının üzerine atar. Ardından avını bu ağ ile iyice sarar. Yakalanan böceğin yapabileceği hiçbir şeyi yoktur. Ağ o kadar mükemmel bir tuzaktır ki böcek çırpındıkça ağa daha çok dolanır. Örümcek besinini muhafaza edebilmek için avının üzerini yeni ipliklerle kapatarak onu bir anlamda "paketler".

KEMENT ATAN ÖRÜMCEK

Bolas adıyla bilinen örümcek, kendisini bir iple dala bağlayarak aşağı sarkar. Daha sonra dişi güvelerin erkek güveleri çağırmak için salgıladıkları özel bir koku salgılar. Bu sahte çağrıya kanan erkek güve örümceğe doğru uçar. Örümcek daha önceden hazırladığı ve ucunda yapışkan bir top bulunan ipini sallamaya başlar. Bu ip örümceğin kementidir. Güve yaklaştığında hızla bu kementi atar ve güveyi yakalar.


SIÇRAYAN ÖRÜMCEK

Sıçrayan örümcekler vücutlarında ürettikleri uzun bir ipin ucunu, bir bitki yaprağı veya dala sıkıca tuttururlar. Sıçrayan örümcek, havadan herhangi bir böcek geçtiğinde, son derece özel olarak yaratılmış bacakları sayesinde muhteşem bir atlayış yapar ve avını havada yakalar. Daha önceden bağlamış olduğu ip, örümceğin yere düşmesini engeller ve havada asılı kalmasını sağlar. Daha sonra örümcek tekrar bu ipe tutunarak yukarı çıkar. Hayvan, başarılı bir atlayış yapabilmek için en uygun açıyı hesaplamak, avının hızını ve uçuş yönünü hesaplamak, rüzgar kuvvetini hesaba katmak zorundadır.

ÖRÜMCEĞİN AĞI

Örümcekler ağ kurmak için kendi vücutlarında ürettikleri ipeksi iplikleri kullanırlar. Bu mükemmel iplikler birbirinden çok farklı amaçlara hizmet eder. Aynı kalınlıktaki çelik bir telden beş kat daha sağlam, son derece hafif ve son derece esnek olan bu iplikleri biraz daha yakından inceleyelim.
Örümcekler farklı amaçlar için farklı iplikler kullanırlar. Örneğin bir bahçe örümceği ağını kurarken dört-beş farklı özellikteki ipliği birlikte kullanır. Hayvanın avını yakalamak için kullandığı yapışkan iplik ile ağın üzerine kurup hareket ettiği iplik aynı yapıya sahip değildir. Şimdi aynı örümceğin vücudundan salgılanan değişik türdeki ipliklere bir göz atalım.
1. Örümceğin bir asansör gibi inip çıktığı ve köprü gibi kullandığı tutunma iplikleri.
2. Örümcek ağının iskeletini oluşturan temel ağ iplikleri.
3. Avın yakalanmasını sağlayan yapışkan iplikler.
4. Ağdaki iplikleri birbirine bağlayan birleştirme iplikleri.
5. Yakalanan avı sarıp sarmalamaya yarayan sarma iplikleri.
6. Örümceğin evini oluşturan koza iplikleri.
7. Yavru örümcekleri dış tehlikelere karşı koruyan ipek iplikleri.
Bu saydığımız ipliklerin herbiri esneklik ve sağlamlık bakımından farklı özelliklere sahip oldukları gibi, kalınlık ve yapışkanlık bakımından da farklılık gösterirler. Peki küçük bir örümcek tüm bunları nasıl üretebilmektedir?
Örümceklerin kuyruklarında ipek kesesi denilen altı çift bölüm vardır. Keselerin herbirinde farklı salgılar üretilir. Bu keselerin salgıları değişik kombinasyonlarda birleşerek, farklı türdeki ipek iplikleri meydana getirirler. Keseler arasında büyük bir uyum vardır. Son derece gelişmiş pompa, vana ve basınç sistemleri kullanılır. Üretilen ham ipek, musluk gibi çalışan memeciklerden lif şeklinde dışarı akıtılır. Örümcek bu memeciklerin püskürtme basıncını değiştirebilir. Böylece üretilen ipliğin çapı, direnci ve elastikiyeti ayarlanır.
Şimdi, eğer bu anlatılanlar size çok olağan doğa olayları gibi geliyorsa, biraz duralım ve düşünelim.
Ufak bir örümceği gözünüzün önüne getirin, boyutları yaklaşık bir tırnağınız kadar bir örümceği... Bu ufak hayvanın vücudunda, kuyruk kısmında bulunan ve "ipek kesesi" denilen minik bölümü düşünün. Kendi içinde altı kısma ayrılmış bu bölümün küçüklüğünü tahmin edebilirsiniz. İşte böyle minicik bir yerde, örümceğin kimyasal yapılarını ve nasıl üretildiklerini dahi bilmediği öyle salgılar salgılanmaktadır ki, hayvan bunları çok farklı amaçları için kullanabilmektedir. Bu aşamada şu soruları cevaplamamız gerekir:
•          Bir örümcek bu benzersiz kimyasal yapıyı nasıl tasarlamaktadır?
•            Tasarladığını farzetsek bile, bunların üretimi için gerekli olan hammaddelerin kaynağını nasıl tesbit etmektedir?
•          İhtiyacı olan altı farklı temel maddenin üretimini nasıl gerçekleştirmektedir?
•          Bu maddelerin karışım oranlarını hangi ölçüm aletlerini kullanarak tesbit etmektedir?
•            Karışımı yapacağı eş zamanlı, basınç kontrollü kesecikleri kendisi mi dizayn etmiştir?
• Bu dizaynı yaptıktan sonra laboratuvara benzer bir yapıyı kendi vücudunda kendi isteğiyle mi inşa etmiştir?

DİNLERİN EVRİMİ MASALININ ÇÖKÜŞÜ


Zaman zaman bilimsel dergilerde ya da televizyon programlarında, "ilkel toplumların kültürel evrimi" gibi başlıklara rastlarsınız. Bu tip yazı ya da haberlerde, eski çağlardaki insanların çok ilkel bir zihne sahip oldukları, bir sürü batıl inanca inandıkları, çeşitli put ve totemlere tapındıkları gibi klasik temalar tekrarlanır. Bunların yanısıra, çok önemli mesajlar içeren bir kavram da sık sık telkin edilir: "Tek tanrıcılığın ortaya çıkışı"...
Yani, sözkonusu propagandayı düzenleyenlere göre, tek tanrılı dinler ki bunlar İslam, Hıristiyanlık ve Yahudilik'tir insanlık tarihinin belirli bir döneminde ortaya çıkmışlardır. Dahası bir "evrim" sonucunda oluşmuşlardır. "Dinlerin evrimi" olarak adlandırılan bu teoriye göre, din insan yapımı bir kültürdür.
Bu propaganda, açıkça görüldüğü gibi, dinin meşruiyetini ve doğruluğunu reddeder. Allah'ın vahyi ile insanlara öğretilmiş bir inanç olmadığını, aksine bazı insanlar tarafından geliştirildiğini iddia eder. Nitekim bu nedenle de ateizmin temel dayanaklarından biridir. Allah'ın varlığını inkar edenler, dinin nasıl ortaya çıktığı sorusunu da sözkonusu teoriyle cevaplamaya çalışırlar. Yazılı ya da görsel basında rastladığınız bu yöndeki telkinler ise, dünyada sistemli olarak yürütülen ateizm propagandasının sonucudurlar.
Oysa topluma büyük bir bilimsel gerçek, antropolojik bir kanun gibi tanıtılan sözkonusu "dinlerin evrimi" teorisi, bilimsel bulgular tarafından şiddetle yalanlanmış hayali bir senaryodur. 19. yüzyılda Darwin'den ilham alan bazı ateist antropologların masa başında ürettikleri tezlerle doğmuş, ancak ilerleyen dönemlerde yapılan gerçek antropolojik çalışmalarla kesin olarak çürütülmüştür.
Bu nedenle, Darwin'in biyolojik evrim teorisi nasıl bir aldatmaca ise, ondan ilham alınarak geliştirilen dinlerin evrimi teorisi de bir aldatmacadır.
İlerleyen sayfalarda bunun bazı temel delillerini inceleyeceğiz.

DİNLERİN EVRİMİ MASALI NASIL GELİŞTİ?

Günümüzden yaklaşık bir buçuk asır önce, Charles Darwin'in "Türlerin Kökeni" adlı kitabının henüz ilk baskısının yapılmakta olduğu dönemlerde, evrim kavramı fikir dünyasını çoktan etkisi altına almış bulunuyordu. Çağın düşünürleri insanın çevresinde olup biten herşeyin evrimle açıklanabileceğini düşünüyorlardı. Bu fikre göre herşey, ilkelden ve basitten başlıyor, daha sonra gelişerek ve ilerleyerek en mükemmel olana ilerliyordu. Darwin bu fikrin biyolojik yönünü ele almıştı, ancak ondan sonraki düşünürler bu fikirleri psikoloji, sosyoloji, antropoloji ve ekonomi gibi çeşitli bilim dallarına da uyarladılar.
Çevrede olup biten neredeyse herşey, artık bu teori çerçevesinde inceleniyordu. Örneğin ekonomi alanında Marksizm, evrimsel bir ilerlemenin kaçınılmaz olduğunu ve sonunda tüm milletlerin komünizmi kabul edeceğini söylüyordu. Psikoloji alanında Freud, insanın evrimsel olarak ileri bir tür olduğunu, ancak psikolojik olarak hala ilkel atalarının sahip olduğu güdülerle hareket ettiğini söylüyordu. Aynı şekilde sosyoloji, antropoloji, tarih gibi bilim dallarında da evrim teorisi güdümündeki fikir akımları ağırlığını koymuştu.
Tüm bu evrimsel teorilerin ortak noktası ise dine karşı cephe almalarıydı. Zaten hepsi ateist ve materyalist bir felsefi temele dayanıyorlardı. Yaratıcı'nın varlığını kabul etmiyorlar, evrim fikirine de zaten bu nedenle başvuruyorlardı. Çünkü evrenin ve canlıların yaratılmış olduklarını inkar ettikten sonra, öne sürülebilecek tek iddia, bunların bir evrim süreci içinde geliştikleriydi.
Dinlerin evrimi teorileri de bu amaçla ve bu felsefi temeller üzerinde ortaya atıldı. Bu teorinin en ünlü savunucusu olan Herbert Spencer'a göre, insanlığın ilk dönemlerinde hiçbir dini inanç yoktu. İlk dinler ise ölülere tapınmayla başlamıştı. İlkel kabilede saygı duyulan bir kişi, ölümünden sonra ilahlaştırılmış olabilirdi. Bir büyücünün, bir kabile reisinin veya herhangi sebepten dolayı kendisine saygı duyulan bir kişinin ruhunun öldükten sonra hala yaşadığı farzedilir ve onu memnun etmek için çeşitli ibadetlerde bulunulurdu. Bu ibadetlerin gittikçe sistematikleşmesi sonucu din denilen tüm bir sistem ortaya çıkmış olabilirdi.
Dinlerin evrimini savunan başka antropologlar daha farklı teoriler öne sürdüler. Kimisine göre dinin kaynağı animizme (doğaya canlılık atfetme onda ruh olduğuna inanma), kimilerine göre ise totemizme dayanıyordu. Bir diğer ünlü antropolog olan E. B. Taylor'a göre, tarih içinde sıra ile animizm (tabiata canlılık atfetme), manizm (atalar kültü), politeizm (çok tanrıcılık) ve son olarak da monoteizm (tek tanrıcılık) geliyordu.
Dinlerin ilk kökeni hakkında farklı açıklamalar öne sürmelerine rağmen, bu teorilerin tek bir ortak noktası vardı: "Çok tanrılı dinlerin tek tanrılı dinlerden önce ortaya çıktıkları iddiası. Bu kabule göre insanoğlu ilk olarak çok sayıda toteme, puta tapınmıştı. Tek tanrı fikri ise MÖ ikinci binyılda Yahudiler arasında ortaya çıkmıştı. Bu tarihten itibaren Yahudiler Tevrat'ı yazmaya başlamış ve böylece tek tanrı fikrini savunan ilk kutsal kitap oluşmuştu. Bu evrimci düşünürlere göre Hz. İsa'nın getirmiş olduğu İncil ve Hz. Muhammed'in getirmiş olduğu Kuran da Tevrat'ı model alarak yazılmış insan ürünü kitaplardı."
Oysa 19. yüzyılın ateist antropologları tarafından masabaşında yazılan senaryolarla ortaya atılan ve sonra da hararetle savunulan bu teori, bir yanılgı ve bir aldatmacadan başka birşey değildi.
Nitekim ilerleyen dönemlerde dinlerin evrimi iddiası, hem tarihsel bulgular, hem de yapılan araştırmalarla beraber çürütüldü. Bu araştırmaların sonucunda çok önemli bir sonuca daha ulaşıldı: Bu, "dinlerin evrimi" denebilecek bir sürecin değil, "dinlerin dejenerasyonu" denebilecek bir sürecin gerçekten varolduğuydu.
Dinlerin dejenerasyonu, tek tanrılı inanca sahip toplumların, zaman geçtikçe bunu terketme ve çok-tanrılı sisteme geçme yönündeki eğilimleriydi. Dinler, daha doğrusu tüm dinlerin kaynağı olan Allah'ın Hak Dini, zamanla dejenere edilmiş, bozulmuş ve çok ilahlı putperest dinlere dönüşmüştü.

DİNLERİN DEJENERASYONU

Az önce de belirttiğimiz gibi, 20. yüzyılda dinlerin kökeni hakkında daha ciddi ve objektif araştımalar yapılmaya başlandı. Bu sayede dinlerin evrimi teorilerinin de hiçbir bilimsel değeri olmayan, hayal ürünü senaryolar olduğu çok geçmeden ortaya çıkmaya başladı. Andrew Lang, Wilhelm Schmidt gibi ünlü antropologların önderliğinde dünya üzerindeki dinlerin incelenmesi ile ortaya çıkan sonuçlar, dinlerin evrim geçirmediklerini, aksine dejenere olduklarını gösterdi. Schmidt'in önderliğinde yayınlanan ve dinlerin kökeni konusunu ele alan Anthropos isimli dergide bu konular çok ayrıntılı olarak incelendi.
Özellikle 1900-1935 yılları arasında yapılan çalışmalarda dinlerin evrimi teorilerinin tamamen hatalı olduklarının anlaşılması, birçok antropoloğun evrimci fikirlerini terketmesine yolaçtı. Ancak tüm bunlara rağmen, bazı radikal ateistler bu çökmüş senaryoyu savunmaya devam ettiler.
Bugün de hala İlahi dinlerin Allah tarafından insanlara gönderilmiş olduğunu kabul edemeyen bir kısım ateist çevreler, sanki hiçbir şey olmamış, yanlışlığı hiç ortaya çıkmamış gibi 19. yüzyıldaki öncülerinin dile getirdikleri dinlerin evrimi masalını tekrar ederler. Oysa günümüzde artık dinlerin evrimi teorilerini ciddi olarak savunmanın imkanı yoktur, çünkü bunların tamamen yanlış oldukları kesin olarak anlaşılmış durumdadır.
Aksine, antropolojik bulgular başlangıçta tek ilahlı olan dinlerin zamanla dejenere olduklarını ve çok ilahlı dinlere dönüştüklerini göstermektedir. İlk kurulduğu zamanlarda tek tanrılı bir inanca sahip olan bir topluluk, zamanla sayısız ilaha tapar hale gelmektedir. Mısır'da, Sümer'de ya da diğer tüm eski medeniyetlerde tarihsel akış hep böyle olmuştur. Başlangıçta tek bir Tanrıya tapan bu medeniyetler, zaman geçtikçe yüzlerce, binlerce, hatta onbinlerce sahte ilaha tapar hale gelmişlerdir.

MEZOPOTAMYA VE MISIR'DA DİNLERİN DEJENERASYONU

Mezopotamya ovası tarihsel kaynaklarda "uygarlıkların beşiği" olarak nitelendirilir. Gerçekten de Mezopotamya bölgesinin insan uygarlığının bir dönüm noktasına sahne olduğu bilinmektedir. Teknolojik gelişmeler, devlet sistemlerinin kurulması ve yazının gelişmesi gibi birçok faaliyetin ilk defa bu bölgede gerçekleştiği varsayılır.
Mezopotamya ovasına çok da uzakta olmayan bir yerde ise Mısır medeniyeti bulunmaktadır. Mısırlılar da Sümerlilerden kısa bir süre sonra aynı teknolojik devrimleri gerçekleştirmiş ve bilinen tarihin en eski medeniyetlerinden bir tanesi olma ünvanını kazanmışlardır. Bu iki gelişmiş medeniyetin kalıntıları, dünya tarihinin açık olarak bilinen en eski kısımlarını oluşturmaktadır. Bu medeniyetlerden daha öncesinde insanlık tarihi hakkındaki bilgiler kesin değildir ve büyük oranda tahmine dayalıdır.
Çivi yazısı tabletlerin ve Mısırlıların resimlerden oluşan garip alfabesi araştırmacılar tarafından çözüldüğü zaman, bu uygarlıkların şaşırtıcı bulguları gün ışığına çıkmaya başladı. Sayısız tanrı, tanrıça, ruhani varlıkların yaptıkları işler anlatılıyordu. Bunlar, çoğu zaman yıkıcı ve birbirleriyle mücadele halindeydiler. Zaman geçtikçe daha çok bulgu ele geçtikçe ve araştırmacılar bunları çözmekte daha başarılı yöntemler buldukça bu inanılmaz çok-tanrılı sistemin bazı detayları ortaya çıkmaya başladı. İlk bakışta birbirleriyle savaş halinde olan bu tanrıların ve diğer tüm ruhani varlıkların aralarında hiyerarşik bir düzen vardı. Yani bu varlıklardan bazıları diğerlerine göre daha üstün, bazıları daha aşağıdaydı. Dikkati çeken en önemli bir nokta da bu çok tanrıların hepsinin üstünde tek bir tanrının bulunuyor olmasıydı.
Çok tanrılı inancın içinde bir tek tanrı inancının gizli olduğunu bulan araştırmacılardan ilki, Oxford Üniversitesinden Stephan Langdon'du. Langdon, 1931 yılında elde ettiği bulguları bilim dünyasına duyururken, elde ettiği bilgilerin çok beklenmedik olduğunu söylüyordu, çünkü bu bulguların daha önceki evrimci açıklamalarla tamamen çelişmekte olduğunun farkındaydı:
Hem Sümer hem de Semitik dinlerde tek tanrılığın çok tanrılıktan önce geldiği konusunda hüküm vermekle belki yanılıyor olabilirim... Çünkü bu görüş, bugüne kadar kabul edilmiş olan genel kavramlarla tamamen zıt.28
Sümerlilerin tarihteki en eski medeniyet olduklarını söyleyen Langdon şöyle devam ediyordu:
Benim görüşüme göre insanın en eski tarihi, tek tanrı inancından çok sayıda tanrının ve kötü ruhların varlığının inancına doğru çok çabuk bir bozulmayı gösteriyor. Bu gerçek anlamda insanın gerilemesinin tarihi.29
Langdon beş yıl sonra, The Scotsman adlı dergide ise şunları yazıyordu:
Dünya üzerinde en etkili ve en güçlü kültürel etkiyi yapmış olan Sümer dininin tarihi, resimlerle yapılmış işaretler aracılığıyla insanın en eski dinsel inançları hakkında bile bizlere bilgi verir. Tüm deliller, kesinlikle başlangıçta bir tek-tanrı inancının bulunduğunu gösteriyor. Semitik kökenli halkların arkeolojik ve edebi kalıntıları da en eski zamanlarda bile ilkel bir tek-tanrı inancının varolduğunu gösteriyor. Yahudi dininin ve diğer Semitik kökenli dinlerin, totemistik, putlara dayanan bir kökeni olduğu teorisinin tamamen geçersiz olduğu bugün anlaşılmış durumda.30
Günümüzde Tell-Esmar olarak isimlendirilen MÖ 3000 yılına ait bir Sümer şehrinde yapılan kazılarda da Langdon'un söylediklerini tamamen doğrulayacak yeni bulgular elde edildi. Kazı çalışmalarını yöneten Henry Frankfort resmi raporunda şöyle diyordu:
Kazılarımız, tüm değerli bulgulara ek olarak Babil dinleri hakkında çok önemli bazı gerçekleri daha ortaya çıkardı. Bir sosyal sistem içinde dinsel malzemenin nasıl yerleştirilmiş olduğuna ilk defa şahit oluyoruz.
Bir tapınak ve bu tapınakta ibadet etmekte olan kişilerin evlerinin kalıntıları bulundu. Bu sebeple tek başına bir anlam ifade etmeyen bulguları bir bütün olarak değerlendirebilmekteyiz.
Örneğin, mühürlerin üzerindeki resimlerde genel olarak tanrılara yapılan tapınmalar resmediliyor. Ancak bu resimlerin tümünde bu tapınakta sadece tek bir tanrının merkezi rol oynadığı görülmekte. Bu sebeple, en eski zamandaki Sümer-Akad inanç sistemi içinde, bu tek tanrının değişik özelliklerinin ayrı ilahlar olarak görülmediği anlaşılıyor.31
Frankfort'un bulguları çok önemli bir gerçeği gösteriyordu: Çok tanrılı inanç siteminin ortaya çıkış şekli. Çok tanrılılık, dinlerin evrimi teorisinin iddia ettiği gibi insanların doğa güçlerini temsil eden bazı kötü ruhlara tapınmalarıyla ortaya çıkmamıştı. Tek tanrının değişik özellikleri çeşitli insanlar tarafından değişik yorumlanmışlar ve sonunda yıllar geçtikçe bu insanlar aynı tanrı hakkında konuştuklarını unutmuşlardı. Tek bir ilahın değişik özellikleri, zaman içinde birçok ilaha dönüşmüştü.
Ayrıca bazı kabileler veya topluluklar, tek tanrının kendileri için önemli saydıkları bazı özelliklerini almışlar ve bunları ilahlaştırmışlardı. Örneğin savaşçı bir kabilenin tek tanrının şefkat özelliğini vurgulaması veya kanunlarına çok bağlı bir topluluğun bağışlama özelliğini vurgulaması beklenemezdi. Bu nedenle ilk kabile tek tanrının "gücünü", ikincisi ise "adaletini" öne çıkaracaktı. Böylece başlangıçtaki tek tanrının değişik özellikleri vurgulanacak ve böylece çok sayıda tanrı ortaya çıkacaktı.
Langdon'un Sümer tabletlerinin tercümelerini yayınlamasından bir süre önce, Friedrich Delitzch isimli araştırmacı da benzer bir keşifte bulunmuştu. Bu araştırmacı, Babil inanç sistemi içindeki çok sayıdaki ilahın, gerçekte tek bir tanrı olan Marduk'un farklı özelliklerinden türediğini ortaya çıkarmıştı.
Tanrı Marduk'un çeşitli isimleri vardı. Bunlardan bazıları "Ninib", yani "Güç Sahibi", "Nergal" yani "Savaş Tanrısı", "Bel" yani "Tek İlah", "Nebo" yani "Mesaj Getiren İlah", "Sin" yani "Geceyi Aydınlatan", "Shamash" yani "Adalet Tanrısı", "Addu" yani "Yağmur Tanrısı" ydı. Zaman içinde Marduk'un bu özellikleri Marduk'tan ayrılıp değişik tanrılara dönüştürülmüştü. Örneğin Marduk'un "Sin" özelliği bir süre sonra "Sin" isimli ayrı bir tanrının ortaya çıkmasına yol açmış, buna da "Ay Tanrısı" ismi verilmişti. Aynı şekilde Güneş tanrısı, yağmur tanrısı gibi birçok tanrılar kısa bir süre içinde hayal gücünün etkisiyle üretilmişlerdi.
Aynı dejenerasyonun izlerini Mısır'da da görmek mümkündür. Araştırmacılar Mısır'ın başlangıçta tek tanrılı bir inanç sistemine sahip olduğunu, daha sonra bu tek tanrılı inancın güneşe tapan "Sabiilik"e dönüştüğünü bulmuşlardı. Antropolog Le Page Renouf bu konuda şunları söyler:
Mısır dininin oluşumu, çok sayıda tanrının elenerek tek tanrıya dönüşmesiyle olmamıştı. Aksine, Mısır dininin tek tanrı inancına yakın olduğu zamanlar bu uygarlığın şahit olunan en eski zamanlarına denk geliyordu. Mısır dininin son aşamaları ise tüm Mısır dininin en çok bozulmuş hali olmuştur.32
Yine Sümer ve Babil'de de Mısır'daki gelişmelerin bir benzeri yaşanmıştır. Başlangıçta aynı tek tanrıya inanan topluluklar, zamanla çoğalmışlar ve birbirlerinden ayrılmışlardır. Değişik toplulukların tek tanrının değişik özelliklerini vurgulamaları sonucu ortaya yüzlerce tanrı çıkmıştır.
Ünlü antropolog Sir Flinders Petrie de, tek tanrılı tevhid inancını taşıyan dinlerin zaman içinde bozulduğunu söylemektedir. Üstelik bu dejenerasyon süreci, sadece geçmişte yaşamış topluluklarda değil günümüzde de gözlemlenmektedir. Mısır dini üzerine araştırmalar yapmış olan Petrie şöyle demektedir:
Eski zamanlardaki dinlerde ve din sistemlerinde birçok sınıfta tanrıya rastlanır. Ancak günümüzdeki pek çok kültürde de böyle bir yaklaşım sergilenir. Örneğin bir Hindu, sayıları gittikçe artmakta olan tanrı ve tanrıçalar arasında yaşamaktan zevk duyar... Diğerleri ise tanrılara bile tapmazlar, animistik ruhlara, şeytanlara tapınırlar...
Eğer ruhlara tapmak tek bir tanrıya tapmaya uzanan bir evrim sürecinin ilk basamağı olsaydı, bu durumda çok tanrılılığın gittikçe tek tanrılığa evrimleşmesinin kanıtlarını görmemiz gerekirdi... Bunun tam aksine tek görebildiğimiz, din sistemleri içinde tek tanrı inancının her zaman ilk basamak olduğudur...
Çok tanrı inancını ilk oluşumuna kadar izleyebildiğimiz heryerde, bunun tek tanrı inancının bir çeşitlemesi olduğunu görüyoruz... Anladığımız kadarıyla, her bir şehrin tek bir tanrısı vardı, sonradan buna diğerleri eklenmişti. Benzer şekilde Babil şehirlerinin de aslında tek bir üstün tanrıları vardı, sonra şehirler birleşince tanrılar da birleştirildi ve sonunda ortaya çok tanrılı bir tapınma şekli çıktı. Yapmış olduğumuz incelemelerde aslında bir şehir içindeki her grubun kendi tek tanrısı olduğunu görebiliyoruz.33

HİNDİSTAN'DA ÇOK TANRILIĞIN KÖKENİ

Uygarlıkların beşiği olan Mezopotamya ve Mısır bölgesinden biraz daha doğuya uzandığımızda Hindistan'a geliriz. Hint kültürü, Ortadoğu kültürleri kadar eski olmasa da, yine dünyanın eski ve en gelişmiş medeniyetlerden birisi sayılmaktadır.
Hindistan dinlerinde tapılan ilahlar neredeyse sayısızdır. Bu dinlerini inceleyen en önemli araştırmacılardan bir tanesi ise Andrew Lang'dır. Lang, uzun araştırmaları sonucunda, çok tanrılı dinlerin Ortadoğu'da çıkış sürecinin bir benzerinin Hindistan'da da yaşanmış olduğunu ortaya çıkarmıştır. Ancak Hindistan'da çok tanrılı kültür kesintiye uğramadan binlerce sene boyunca devam etmiş, bu sebeple tapınılmakta olan sahte tanrıların sayısı yükselmiştir. Sümer'de tapınılan tanrıların sayısı binlerle ifade edilirken bu sayı Hindistan'da onbinlere çıkmıştır.
Edward McCrady de, Hintlilerin "Veda" isimli kanun kitaplarını incelerken, Hint kültürünün erken dönemlerinde tanrıların tek bir üstün tanrının değişik özellikleri olarak yorumlandıklarını yazar.34 Batılı araştırmacılar Veda kitabındaki ilahilerin en erkeninin MÖ 1500-1200 tarihleri arasında bulunduğunu söylerler.35 Ancak Hintlilerin kendileri bunların çok daha eskilere dayandığını iddia etmektedirler. Bunların tarihleri her ne olursa olsun, burada açık olarak tek-tanrılı tevhid inanışının bozuluşunun izlerini görmek mümkündür. Konuyu inceleyen önemli araştırmacılardan Max Müller, başlangıçta tek tanrı inancının bulunduğunu kabul etmektedir:
Veda'da tek tanrı inancının çok tanrı inancından daha önce olduğunu görüyoruz. Çok uzun bir zaman geçtikten sonra bile sayısız tanrılar arasında tek bir sonsuz Tanrının hatırası, göğü bir sis gibi sarmış olan putperest anlayışın arasından mavi göğün belirivermesi gibi ortaya çıkıyor.36
Bundan da bir kez daha anlaşılmaktadır ki, dinlerin evrimi değil, dini inançların dejenerasyonu, yani zaman içinde bozulması sözkonusudur.

AVRUPA'DA ÇOK TANRILI İNANCIN KÖKENİ

Ortadoğu ve Hindistan'dan daha batıya, Avrupa'ya uzandığımızda aynı dejenerasyonun izlerini görmek mümkündür. Örneğin Eski Yunan'ın dini inançları üzerine araştırmalar yapmış olan Axel W. Persson, Tarih Öncesi Yunan isimli eserinde şöyle der:
İlk baştan beri varolan Tek Tanrı, daha sonra Yunan dinsel mitlerinde gördüğümüz sayısız önemli önemsiz tanrısal kişiliklere dönüşmüştür. Benim görüşüme göre bu birçok ilahın varlığı, tek ve bir olan bir tanrıyı tanımlayan değişik isimlerin zamanla değişik yorumlanmasına bağlıdır.37
Aynı dönüşümün izlerini İtalya'da da takip etmek mümkündür. Rosenzweig,38 erken Etrüsk dönemine rasgelen Iguvine Tabletleri üzerinde yaptığı incelemelerde "ilahlar ilk olarak sıfatların değişik özellikler olarak yorumlanmasından ortaya çıkmaktadır" demektedir.
Kısacası yaklaşık bir yüzyıldır ele geçirilen tüm antropolojik ve arkeolojik bulgular, toplumlarda önce tek tanrı inancının var olduğunu, ancak bunun zamanla bozulduğunu göstermektedir. Başlangıçta her şeye gücü yeten, her şeyi bilen ve çok bağışlayıcı olan Allah'a inanan toplumlar, zamanla O'nun sıfatlarını ayrı ayrı tanrılar olarak düşünmüş ve birden fazla ilaha tapınmaya başlamışlardır. Yani orijinal ve gerçek olan din, tek ilah olan Allah'a ibadet edilen dindir. Çok ilahlı dinler ise bu asıl dinin dejenere edilmesiyle ortaya çıkmışlardır.

DİNİN GERÇEK KÖKENİ

Bu bölüm boyunca incelediğimiz antropolojik bilgiler, bizlere dinin bir toplumda ilk kez ortaya çıktığında tek bir ilaha ibadet etmeyi emreden bir inanç olduğunu, ancak sonları giderek çok ilahlı hale geldiğini, putperest inançlara dönüştüğünü gösteriyor. Bu ise, "dinlerin evrimi" teorisinin, aynı Darwin'in biyolojik evrim teorisi gibi bir safsata olduğu anlamına gelir.
Peki ama dinin kökeni evrim olmadığına göre nedir?
Mantıksal bir analiz yaptığımızda bunun cevabını bulabiliriz: Din bir toplumda bir evrim süreciyle ortaya çıkmadığına göre, o topluma "dışarıdan" öğretilmiş olmalıdır.
Bu analizi ilerletirken bir noktaya daha dikkat etmek gerekir: Yeryüzünün farklı coğrafyalarında doğup büyümüş olan kadim dinlere baktığımızda, bunların çok fazla ortak inanç içerdiklerini görürüz. Aralarında kültürel bir alışveriş yaşanmasının mümkün olmadığı toplumların dinlerinde, melek, cin ve şeytan gibi insan tarafından algılanamayan varlıklardan, ahiret gibi kavramlara, insanın çamurdan yaratılmasından, yapılan ibadet şekillerine kadar birçok ortak yön bulunmaktadır. Örneğin Nuh Tufanı ile ilgili bilgiler, Sümer kayıtlarından Galler efsanelerine, Çin yazıtlarından antik Litvanya inanışlarına kadar pek çok farklı kültürde bulunabilir.39
Bu gerçek ise bizlere, dinin eski toplumlara hem tek ilahlı bir inanış olarak "dışarıdan" girdiğini, hem de hep aynı kaynaktan geldiğini gösterir. Dünyanın dört bir yanındaki farklı kültürler, aynı kaynaktan gelen ve tek bir ilahın varlığını haber veren dinlerle eğitilmişlerdir.
Bunun bizi hangi noktaya ulaştırdığını görmek ise çok kolaydır: Açıktır ki din, insan-üstü bir kaynaktan gelmiş ve tüm toplumlara da aynı kaynaktan öğretilmiştir.
Bu insan-üstü kaynak, tüm evrenin ve insanların yaratıcısı olan Allah'ın indirdiği vahiydir. O, tarihin her döneminde kullarının bazılarını elçi (resul) olarak seçmiş, onlar aracılığıyla kendisini insanlara tanıtmış ve insanlar için seçtiği dini bildirmiştir. O'nun son vahyi olan Kuran, "her topluluk için bir hidayet önderi vardır" (Rad Suresi, 7) hükmü ile bu gerçeği haber verir. Bir başka ayette ise, Allah'a isyan ettikleri için helak edilen toplumlardan söz edilirken şöyle denir:
"Kendisi için bir uyarıcı olmaksızın, biz hiçbir ülkeyi yıkıma uğratmış değiliz. Hatırlatma (yapılmıştır); biz zulmedici değiliz." (Şuara Suresi, 208-209)
Allah, Kuran'ı vahyetmekte olduğu Hz. Muhammed'e hitaben de şöyle der: "Andolsun, senden önce geçmiş topluluklara da elçiler gönderdik." (Hicr Suresi, 10)
Dinin kökeni, Allah'ın tarihin her döneminde farklı kültür ve toplumlara gönderdiği bu elçilerdir. Bu seçilmiş insanlar, toplumlarına hep bir ve tek olan Allah'a iman ve kulluk etmeleri gerektiğini öğretmişler, O'nun ve yarattığı evren hakkında hep aynı bilgileri vermişlerdir. Dinlerin dejenerasyonu ise bu seçilmiş elçilerin getirdikleri dinin zaman içinde insan eliyle bozulması, çok tanrılı ilahlara dönüştürülmesidir.
İnsanlığın kurtuluşu ise bu elçilere ve onların miras bıraktıkları İlahi kitaplara uymakla mümkündür. Bu İlahi kitapların sonucusu olan ve Tevrat ve İncil gibi tahrif edilmemiş olan Kuran, işte bu nedenle bugün insanlığın en büyük yol göstericisidir.

5. evrimin öne sürdüğü gigi, canlılık tesadüflerle oluşabilir mi?

Evrim teorisi canlılığın, ilkel dünya koşullarında rastlantılar sonucu meydana gelen bir hücreyle başladığını ileri sürer. Ancak 21. yüzyıla girerken bile pekçok yönden esrarını koruyan hücrenin varlığını doğa şartlarına ve tesadüflere bağlamanın nasıl bir akılsızlık olduğunu göstermek için hücrenin yapısını basit benzetmelerle tarif etmeye çalışalım:
Bir canlı hücresi, bütün çalışma sistemleri, haberleşmesi, ulaşımı ve yönetimiyle büyük bir şehirle benzer bir karmaşıklık derecesine sahiptir: Hücrenin sarfettiği enerjiyi üreten santraller; yaşam için zorunlu olan enzim ve hormonları üreten fabrikalar; üretilecek bütün ürünlerle ilgili bilgilerin kayıtlı bulunduğu bir bilgi bankası; bir bölgeden diğerine hammaddeleri ve ürünleri nakleden kompleks taşıma sistemleri, boru hatları; dışardan gelen hammaddeleri işe yarayacak parçalara ayrıştıran gelişmiş laboratuar ve rafineriler; hücrenin içine alınacak veya dışına gönderilecek malzemelerin giriş-çıkış kontrollerini yapan uzmanlaşmış hücre zarı proteinleri bu karmaşık yapının yalnızca bir bölümünü oluştururlar.
İşte yapısı ve içerdiği mekanizmalarla bu derece kompleks bir varlık olan hücrenin değil ilkel dünya şartlarında oluşması, günümüzün en ileri teknolojiye sahip laboratuarlarında bile yapay olarak sentezlenmesi mümkün olmamıştır. Hücrenin yapıtaşı olan aminoasitlerden ve bunların oluşturduğu proteinlerden yola çıkarak değil hücre, mitokondri, ribozom, vs. gibi hücrenin tek bir organeli bile oluşturulamaz. Dolayısıyla evrimin tesadüfen oluştuğunu iddia ettiği ilk hücre yalnızca bir hayalgücü ve fantezi ürünü olarak kalmıştır.

PROTEİNLER TESADÜFE MEYDAN OKUYOR

Hücreyi şimdilik bir kenara bırakalım. Çünkü değil hücrenin, hücreyi oluşturan binlerce çeşit karmaşık protein moleküllerinden bir tanesinin bile doğal şartlarda oluşması ihtimal dışıdır.
Proteinler, belli sayıda ve çeşitteki aminoasitlerin özel bir sırayla dizilmelerinden oluşan dev moleküllerdir. Bu moleküller canlı hücrelerinin yapıtaşlarını oluştururlar. En basitleri yaklaşık 50 aminoasitten oluşan proteinlerin binlerce aminoasitten oluşan çeşitleri de vardır. Canlı hücrelerinde bulunan ve herbirinin özel bir görevi olan proteinlerin yapılarındaki tek bir aminoasitin bile eksilmesi veya yerinin değişmesi ya da zincire fazladan bir aminoasit eklenmesi o proteini işe yaramaz bir molekül yığını haline getirir. Daha aminoasitlerin "tesadüfen oluştukları" iddiasına bile geçerli bir kanıt ya da açıklama getirmekten aciz olan moleküler evrim teorisi, proteinlerin oluşumu noktasında tamamen açmaza girmektedir.
Proteinlerin fonksiyonel yapısının hiçbir şekilde tesadüfen meydana gelemeyeceği, herkesin anlayabileceği basit olasılık hesaplarıyla bile rahatlıkla görülebilir.
Örneğin, bileşiminde 288 amino asit bulunan ve 12 farklı amino asit türünden oluşan ortalama büyüklükteki bir protein molekülünün içerdiği amino asitler 10300 farklı biçimde dizilebilir. Ancak bu dizilimlerden yalnızca "1" tanesi bu sözkonusu proteini oluşturur. Geriye kalan tüm dizilimler hiçbir işe yaramayan, hatta kimi zaman canlılar için zararlı bile olabilecek anlamsız amino asit zincirleridir. Diğer bir deyimle yukarıda örnek verdiğimiz protein molekülünden yalnızca bir tekinin tesadüfen meydana gelme ihtimali "10300'de 1" ihtimaldir. Bu, 1'in yanına 300 adet sıfırın gelmesiyle oluşan "astronomik" sayıda "1" ihtimal ise pratikte gerçekleşmesi imkansız bir ihtimaldir. Dahası, 288 amino asitlik bir protein, canlıların yapısında bulunan diğer 1000'lerce amino asitlik dev proteinlerle kıyaslandığında oldukça mütevazi bir yapı sayılabilir. Aynı ihtimal hesaplarını bu dev moleküllere uyguladığımızda ise bu "imkansız" kelimesinin bile yetersiz kaldığını görürürüz.
Canlılığın gelişiminde bir basamak daha ilerlediğimizde, yalnız başına tek bir proteinin de hiçbir şey ifade etmediğini görürüz. Şimdiye kadar bilinen en küçük bakterilerden biri olan "Mycoplasma Hominis H 39"un bile 600 çeşit proteine sahip olduğu görülmüştür. Bu durumda, tek bir protein için yaptığımız üstteki ihtimal hesaplarını 600 çeşit protein üzerinden yapmamız gerekecektir. Sonuçta karşılaşacağımız rakamlar ise imkansız kavramının çok ötesindedir.
Bir tanesinin bile tesadüfen oluşması imkansız olan bu proteinlerden ortalama bir milyon tanesinin tesadüfen uygun bir şekilde biraraya gelip eksiksiz bir insan hücresini meydana getirmesi ise, milyarlarca kez daha imkansızdır. Kaldı ki bir hücre hiçbir zaman için bir protein yığınından ibaret değildir. Hücrenin içinde, proteinlerin yanısıra nükleik asitler, karbonhidratlar, lipitler, vitaminler, elektrolitler gibi başka birçok kimyasal madde gerek yapı gerekse işlev bakımından belli bir oran, uyum ve tasarım çerçevesinde yeralırlar. Herbiri de birçok farklı organelin içinde yapıtaşı veya yardımcı molekül olarak görev yaparlar.
Görüldüğü gibi evrim, yegane "açıklaması" olan tesadüf teorisiyle, değil hücre, hücredeki milyonlarca proteinden tek birinin oluşumunu bile izah etmekten acizdir.
Türkiye'de, evrimci düşüncenin önde gelen otoritelerinden olan Prof. Dr. Ali Demirsoy da, Kalıtım ve Evrim isimli kitabında, canlılık için en gerekli enzimlerden birisi olan Sitokrom-C'nin tesadüfen oluşma olasılığını şöyle ifade etmektedir:
Özünde bir Sitokrom-C'nin dizilişini oluşturmak için olasılık sıfır denecek kadar azdır. Yani canlılık eğer belli bir dizilimi gerektiriyorsa, bu tüm evrende bir defa oluşacak kadar az bir olasılığa sahiptir denilebilir. Ya da oluşumunda bizim tanımlayamayacağımız doğaüstü güçler görev yapmıştır. Bu sonuncusunu kabul etmek bilimsel amaca uygun değildir. O zaman birinci varsayımı irdelemek gerekir.16
Demirsoy, bu kitapçığın girişinde de aktardığımız üstteki satırlarının ardından, "bilimsel amaca daha uygun" olduğu için kabul ettiği bu olasılığın ne denli gerçek dışı olduğunu şöyle itiraf eder:
... Sitokrom-C'nin belirli aminoasit dizilimini sağlamak, bir maymunun daktiloda hiç yanlış yapmadan insanlık tarihini yazma olasılığı kadar azdır —maymunun rastgele tuşlara bastığını kabul ederek—.17
Canlılarda bulunan bir protein molekülünün meydana gelmesi için yalnızca uygun amino asitlerin uygun sırada dizilmeleri yeterli değildir. Bunun yanısıra, proteinlerin yapısında bulunan 20 çeşit aminoasitten herbirinin de yalnızca sol-elli olması gereklidir. Bilindiği gibi, kimyasal olarak aynı aminoasitin hem sağ-elli hem de sol-elli olmak üzere iki farklı türü vardır. Bunların aralarındaki fark üç boyutlu yapılarının birbiriyle zıt yönlü olmasından kaynaklanır. Aynı insanın, sağ ve sol elleri arasındaki farklılık gibi... Her iki gruptan aminoasit de birbirleriyle rahatlıkla bağlanabilir. Ancak yapılan araştırmalar çok ilginç bir gerçeği ortaya çıkarmıştır: canlıların yapısında bulunan proteinler yalnızca sol-elli aminoasitlerden oluşmaktadır ve proteinin yapısına katılacak tek bir sağ-elli aminoasit bile o proteini işe yaramaz hale getirmektedir.
Bir an için evrimcilerin dediği gibi canlılığın tesadüflerle oluştuğunu varsayalım! Bu durumda yine tesadüflerle oluşmuş olması gereken amino asitlerden doğada sağ ve sol-elli olmak üzere eşit miktarlarda bulunacaktı. Proteinlerin nasıl olup da bunların içinden yalnızca sol-ellilerini ayıkladıkları ve nasıl aralarına hiçbir sağ-elli amino asitin karışmadığı evrimcilerin hiçbir açıklama getiremedikleri konulardan birisi olarak kaldı. Bu durum evrimin gözü kapalı bir savunucusu olan Britannica Bilim Ansiklopedisi'nde şöyle ifade edilir:
Yeryüzündeki tüm canlı organizmalardaki aminoasitlerin tümü, proteinler gibi karmaşık polimerlerin yapı blokları, aynı asimetri tipindedir. Adeta tamamen sol-ellidirler. Bu, bir bakıma, milyonlarca kez havaya atılan bir paranın hep tura gelmesine, hiç yazı gelmemesine benzer. Moleküllerin nasıl sol-elli ya da sağ-elli olduğu tamamen kavranılamaz. Bu seçim anlaşılmaz bir biçimde, yeryüzü üzerindeki yaşamın kaynağına bağlıdır.18
Bir proteinin meydana gelebilmesi için, gerekli aminoasit çeşitlerinin, gereken sayı ve sıralamada ve gereken üç boyutlu yapıda dizilmeleri yetmez. Bunun için aynı zamanda, birden fazla kola sahip aminoasit moleküllerinin yalnızca belirli kollarıyla birbirlerine bağlanmaları gerekmektedir. Bu şekilde yapılan bir bağa, "peptid bağı" adı verilir. Proteinler, yalnızca ve yalnızca "peptid" bağlarıyla bağlanmış aminoasitlerden meydana gelirler.
Yapılan araştırmalar aminoasitlerin kendi aralarındaki rastgele birleşmelerinin en fazla % 50'sinin peptid bağı ile olduğunu, geri kalanının ise proteinlerde bulunmayan farklı bağlarla bağlandıklarını ortaya koymuştur. Dolayısıyla aynen bir proteini oluşturacak aminoasitlerin yalnızca sol-elliler arasından seçilmelerinin zorunluluğu gibi, her aminoasitin de kendinden önceki ve sonraki ile yalnızca ve yalnızca peptid bağı ile bağlanmış olması gerekliliğini de ayrıca hesaba katmak şarttır. Çünkü, doğal şartlarda sağ-elli amino asitleri özel olarak bir kenara ayıracak ve her aminoasitin bir diğeriyle peptid bağı yapması için başında duracak bir kontrol mekanizması elbette ki yoktur.
Bu durumda, örneğin, 500 aminoasitli ortalama bir protein molekülünün uygun çeşit ve sıralamada dizilmeleri ihtimalinin yanısıra, içerdiği aminoasitlerin hepsinin yalnızca sol-elli olması ve bu aminoasitlerin herbirinin de yalnızca peptid bağı kurması ihtimallerini de hesaba kattığımız da ulaşacağımız toplam ihtimali şöyle elde ederiz:
- Uygun dizilme ihtimali = 1/20500 = 1/10650
- Sol-ellilik ihtimali = 1/2500 = 1/10150
- Peptid bağı ihtimali = 1/2499 = 1/10150
TOPLAM = 1/10800 Yani 10800 de "1" ihtimal
Görüldüğü gibi 500 aminoasitlik bir protein molekülünün meydana gelme olasılığı, 1'in yanına 800 sıfırın gelmesiyle oluşan ve aklın kavrama sınırlarının çok ötesinde olan astronomik bir sayıda, "1" ihtimaldir. Bu yalnızca kağıt üstündeki bir ihtimaldir. Pratikte ise, böyle bir ihtimalin gerçekleşme şansı "0"dır. Matematikte de 1050'nin ötesindeki bir sayı istatiksel olarak gerçekleşme ihtimali "0" olan bir sayıdır.
500 aminoasitlik bir protein molekülünün tesadüfen oluşma imkansızlığı bu boyutlara varırken, isterseniz zihninizi imkansızlığın daha ileri boyutlarıyla biraz daha zorlayalım: hayati bir protein olan "Hemoglobin" molekülünde yukardaki örnek proteinden daha fazla, 574 aminoasit bulunur. Şimdi sıkı durun! Vücudunuzdaki milyarlarca kırmızı kan hücrelerinden yalnızca bir tanesinde ise, tam "280. 000. 000" (280 milyon) Hemoglobin molekülü bulunur.
Oysa bırakın bir kırmızı kan hücresini, onun tek bir proteininin dahi deneme-yanılma yöntemiyle meydana gelebilmesi için dünyanın varsayılan ömrü yetmemektedir. Bütün bunlardan ortaya çıkan sonuç, evrimin daha tek bir protein aşamasında korkunç bir imkansızlığa gömüldüğüdür.

CANLILIĞIN ORTAYA ÇIKIŞINDA EVRİMCİ CEVAP ARAYIŞLARI

Tüm bu gerçekler karşısında taraflı ve kasıtlı bir kayıtsızlık gösteren evrimciler olaya mantıklı bir açıklama getiremeyeceklerini bildiklerinden, her zaman olduğu gibi gözboyama yöntemlerini sürdürmeye ve geliştirmeye koyuldular.
Canlılığın nasıl olup da cansız maddelerden oluşabildiği sorununa sözde evrimci bir açıklama getirmiş olabilmek amacıyla bir takım laboratuar deneyleri yaptılar. Bunların arasında evrimcilerin en çok itibar ettikleri deney, 1953 yılında Amerikalı araştırmacı Stanley Miller tarafından yapılan ve Miller Deneyi ya da Urey-Miller Deneyi olarak adlandırılan deneydir.
Stanley Miller, hocası Harold Urey ile birlikte, kendince canlıların en küçük yapıtaşları olan aminoasitlerin "tesadüfen" oluşabileceklerini ispatlayacak bir deney yapmaya karar verdi.
Miller bu amaçla, ilkel dünyanın oluşumunda varolduğunu tahmin ettiği —ancak daha sonraları gerçekçi olmadığı anlaşılacak olan— bir atmosfer ortamını laboratuarında kurdu ve çalışmalarına başladı. Deneyinde ilkel atmosfer olarak kullandığı karışım amonyak, metan, hidrojen ve su buharından oluşuyordu.
Miller, metan, amonyak, su buharı ve hidrojenin doğal şartlar altında birbirleriyle reaksiyona giremeyeceklerini biliyordu. Bunları birbirleriyle reaksiyona sokmak için dışardan enerji takviyesi yapmak gerektiğinin de farkındaydı. Bu nedenle bu enerjinin ilkel atmosfer ortamında yıldırımlardan kaynaklanmış olabileceğini öne sürdü. Bu varsayıma dayanarak da, yaptığı deneylerinde yapay bir elektrik deşarj kaynağı kullandı.
Miller bu gaz karışımını bir hafta boyunca 100 °C ısıda kaynattı, öte yandan da bu sıcak ortama elektrik akımı verdi. Haftanın sonunda Miller, kavanozun dibinde bulunan karışımdaki kimyasalları ölçtü ve proteinlerin yapıtaşlarını oluşturan 20 çeşit aminoasitten üçünün sentezlendiğini gözledi.
Deney, evrimciler arasında büyük de bir sevinç yarattı ve çok büyük bir başarıymış gibi lanse edildi. Bu deneyin kendi teorilerini kesinlikle doğruladığına inanan evrimciler, bundan aldıkları cesaretle hemen senaryo üretme işine giriştiler. Miller sözde, aminoasitlerin kendi kendilerine oluşabileceklerini ispatlamıştı. Buna dayanarak, sonraki aşamalar da hemen kurgulandı. Çizilen senaryoya göre, ilkel atmosferde meydana gelen aminoasitler, daha sonra rastlantılar sonucu uygun dizilimlerde birleşmiş ve proteinleri oluşturmuşlardı. Tesadüf eseri meydana gelen bu proteinlerin bazıları da, kendilerini, "her nasılsa" bir şekilde oluşmuş hücre zarı benzeri yapıların içine yerleştirerek ilkel hücreyi meydana getirmişlerdi. Hücreler de zamanla yanyana gelip birleşerek canlı organizmaları oluşturmuşlardı. Senaryonun en büyük dayanağı ise Miller'ın deneyiydi.
Oysa Miller deneyi geçersizliği pek çok noktadan kanıtlanmış bir göz boyamadan başka birşey değildi.

MILLER'İN DENEYİ YALNIZCA GÖZBOYAMADAN İBARETTİ

Neredeyse elli yaşına giren bu deney, birçok yönden geçersizliği kanıtlandığı halde, bugün hala canlılığın sözde kendiliğinden oluşumu hakkındaki en büyük kanıt olarak evrimci literatürdeki yerini korur. Oysa Miller deneyi önyargılı ve tek taraflı evrimci mantığıyla değil de gerçekçi bir gözle değerlendirildiğinde, durumun evrimciler açısından hiç de o kadar umutlandırıcı olmadığı görülür. Çünkü hedefini, ilkel dünya koşullarında aminoasitlerin kendi kendilerine oluşabileceklerini kanıtlamak olarak gösteren deney, birçok yönden bu hedefle tutarsızlık göstermektedir. Bunları şunlardır:
• Miller deneyinde, "soğuk tuzak" (cold trap) isimli bir mekanizma kullanarak aminoasitleri oluştukları anda ortamdan izole etmişti. Çünkü aksi takdirde, aminoasitleri oluşturan ortamın koşulları, bu molekülleri oluşmalarından hemen sonra imha ederdi.
Halbuki ultraviyole, yıldırımlar, çeşitli kimyasallar, yüksek oksijen miktarı vs. gibi unsurları içeren ilkel dünya koşullarında, bu çeşit bilinçli düzeneklerin varolduğunu düşünmek bile anlamsızdır. Bu mekanizma olmadan, herhangi bir çeşit aminoasit elde edilse bile bu moleküller aynı ortamda hemen parçalanacaklardır. Kimyager Richard Bliss bu çelişkiyi şöyle izah ediyor:
Miller'ın aletlerinin can alıcı kısmı olan "soğuk tuzak", kimyasal tepkimelerden biçimlenmiş ürünleri toplama ödevi görüyordu. Gerçekten bu soğuk tuzak olmadan, kimyasal ürünler elektrik kaynağı tarafından tahrip edilmiş olacaktı.19
Nitekim Miller, aynı malzemeleri kullandığı halde soğuk tuzak yerleştirmeden yaptığı daha önceki deneylerde tek bir aminoasit bile elde edememişti.
• Miller'ın deneyinde canlandırmaya çalıştığı ilkel atmosfer ortamı gerçekçi değildi. Bu gerçeği, 1980'li yılların ortalarına doğru konuyla ilgilenen bazı jeologlar ortaya çıkardılar. Buna göre, Miller yapay ortamında olması gereken azot ve karbondioksidi göz ardı ediyor, bunların yerine metan ve amonyak kullanmayı tercih ediyordu.
Peki evrimciler neden ilkel atmosferde ağırlıklı olarak metan (CH4), amonyak (NH3) ve su buharının (H2O) bulunduğu konusunda ısrar etmişlerdi? Cevap basitti: Amonyak olmadan, bir amino asidin sentezlenmesi imkansızdı. Kevin M. Kean, Discover dergisinde yayınladığı makalede bu durumu şöyle anlatıyor:
Miller ve Urey dünyanın eski atmosferini metan ve amonyak karıştırarak kopya ettiler. Onlara göre dünya, metal, kaya ve buzun homojen bir karışımıydı. Oysa son çalışmalarda o zamanlar dünyanın çok sıcak olduğu ve ergimiş nikel ile demirin karışımından meydana geldiği anlaşılmıştır. Böylece o dönemdeki kimyevi atmosferin daha çok azot (N2), karbondioksit (CO2) ve su buharından (H2O) oluşması gerekir. Oysa bunlar organik moleküllerin oluşması için amonyak ve metan kadar uygun değildirler.20
Sonuç olarak, ilkel dünya atmosferinin Miller'ın tahmin ettiğinden çok daha farklı gazlardan meydana geldiği ortaya çıkmıştı. Amerikalı bilimadamları J. P. Ferris ve C. T. Chen'in araştırmaları bu soruya gerekli yanıtı verdi. Ferris ve Chen karbondioksit, hidrojen, azot ve su buharından oluşan bir atmosfer ortamında Stanley Miller'ın deneyini tekrarladılar. Ve bu gaz karışımıyla bir tek molekül aminoasit bile elde edemediler.21
Uzun süren bir sessizlikten sonra Miller'ın kendisi de kullandığı atmosfer ortamının gerçekçi olmadığını itiraf etti.22
• Miller'ın deneyini geçersiz kılan bir diğer önemli nokta da, aminoasitlerin oluştuğu öne sürülen dönemde, atmosferde aminoasitlerin tümünü parçalayacak yoğunlukta oksijen bulunmasıydı. Bu miktardaki oksijen ise aminoasitlerin oluşmasına kesin olarak engel olacaktı.23 Bu durum, oksijen dikkate alınmadan yapılmış olan Miller deneyini tamamen geçersiz kılmaktaydı. Eğer deneyde oksijen kullanılsaydı, metan, karbondioksit ve suya, amonyak ise azot ve suya dönüşecekti.
Diğer taraftan, —henüz ozon tabakası varolmadığından— çok yoğun miktarlardaki ultraviyole ışınlarına karşı korumasız olan dünya üzerinde herhangi bir organik molekülün yaşayamayacağı da açıktır.
• Miller deneyinin sonucunda sadece canlılık için gerekli olan aminoasitler elde edilmemiş, bunlardan çok daha fazla miktarda canlıların yapı ve fonksiyonlarını bozucu özelliklere sahip organik asitler de oluşmuştu. Aminoasitlerin, izole edilmeyip de bu kimyasal maddelerle aynı ortamda bırakılmaları halinde ise, bunlarla kimyasal reaksiyona girip parçalanmaları ve farklı bileşiklere dönüşmeleri kaçınılmazdı. Ayrıca deney sonucunda ortaya bol miktarda sağ-elli aminoasit çıkmıştı. Sadece bu aminoasitlerin varlığı, evrimi kendi mantığı içinde bile çürütüyordu. Çünkü sağ-elli aminoasitler canlı yapısında kullanılamayan ve proteinlerin yapısına karıştıklarında onları kullanılmaz hale getiren aminoasitlerdi.
Sonuç olarak Miller'ın deneyindeki aminoasitlerin oluştuğu ortam canlılık için elverişli değil, aksine ortaya çıkacak işe yarar molekülleri parçalayıcı, yakıcı bir asit karışımı niteliğindeydi.
Tüm bunların gösterdiği tek bir somut gerçek vardır: Miller deneyinin, canlılığın ilkel dünya şartlarında tesadüfen meydana gelebileceğini kanıtlamak gibi bir iddiası olamaz. Olay, aminoasit sentezlemeye yönelik bilinçli ve kontrollü bir laboratuvar deneyinden başka birşey değildir. Kullanılan gazların cinsleri ve karışım oranları aminoasitlerin oluşabilmesi için en ideal ölçülerde belirlenmiştir. Ortama verilen enerji miktarı, ne eksik ne fazla, tamamen istenen reaksiyonların gerçekleşmesini sağlayacak biçimde titizlikle ayarlanmıştır. Deney aygıtı, ilkel dünya koşullarında mevcut olabilecek hiçbir zararlı, tahrip edici ya da aminoasit oluşumunu engelleyici unsuru barındırmayacak ve içeri sızmasını önleyecek biçimde izole edilmiştir. Aminoasitlerin yapısında bulunan üç-beş elementten başka ilkel dünyada mevcut olan ve reaksiyonların seyrini değiştirecek hiçbir element, mineral ya da bileşik deney tüpüne konulmamıştır. Oksidasyon sebebiyle aminoasitlerin varlığına imkan vermeyecek oksijen bunlardan yalnızca birisidir. Kaldı ki hazırlanan ideal laboratuvar koşullarında bile, oluşan aminoasitlerin aynı ortamda parçalanmadan varlıklarını sürdürebilmeleri mümkün değildir. Ancak deney sırasında bu sorun da,  aminoasitleri oluştukları anda ortamdan ayıracak bir başka yapay düzenekle (cold trap) halledilmiştir.
Aslında bu deneyle evrimciler, bir anlamda evrimi kendi elleriyle çürütmüşlerdir. Çünkü deney, aminoasitlerin tesadüfen değil, ancak bütün koşulları özel olarak ayarlanmış kontrollü bir laboratuvar ortamında, bilinçli müdahaleler sonucunda elde edilebileceğini gözler önüne sermiştir.
Yani canlılığı ortaya çıkaran güç, bilinçsiz tesadüfler değil, ancak yaratılış olabilir. Bu nedenle de canlılığın her aşaması, bizlere Allah'ın varlığını ve gücünü kanıtlayan bir delil niteliğindedir.

MUCİZE MOLEKÜL DNA

Moleküler düzeyde buraya kadar incelediklerimizin gösterdiği gibi, aminoasitlerin oluşumu evrimciler tarafından hiçbir şekilde aydınlatılamamıştır. Proteinlerin oluşumu ise başlı başına bir muammadır. Üstelik, sorun yalnızca aminoasit ve proteinlerle sınırlı kalmaz: Bunlar sadece bir başlangıçtır. Bunların da ötesinde asıl olarak, hücre denen mükemmel varlık evrimciler açısından dev bir çıkmaz oluşturur. Çünkü hücre yalnızca amino asit yapılı proteinlerden oluşmuş bir yığın değildir. Yüzlerce gelişmiş sistemi bulunan, insanoğlunun halen tüm sırlarını çözemediği karmaşıklıkta bir canlı bütündür. Oysa az önce dediğimiz gibi, evrimciler, değil bu sistemlerin, hücrenin yapıtaşlarının bile nasıl meydana geldiklerini açıklayamamaktadırlar.
Canlılığın kökenini rastlantılarla açıklama gayretindeki evrim teorisi hücrenin yapısının en temelindeki bu moleküllerin varlığına bile tutarlı bir izah getirememişken genetik bilimindeki ilerlemeler ve nükleik asitlerin, yani DNA ve RNA keşfi, teori için yepyeni çıkmazlar oluşturdu.
1955 yılında James Watson ve Francis Crick adlarındaki iki bilimadamının DNA hakkında yaptıkları çalışmalar, biyolojide yepyeni bir çığır açtı. Birçok bilimadamı, genetik konusuna yöneldi. Yıllar süren araştırmalar sonucunda bugün, DNA'nın yapısı büyük ölçüde aydınlandı.
Burada DNA'nın yapısı ve işlevi hakkında çok temel birkaç bilgi vermek yerinde olur:
Vücuttaki 100 trilyon hücrenin herbirinin çekirdeğinde bulunan DNA adlı molekül, insan vücudunun eksiksiz bir yapı planını içerir. Bir insana ait bütün özelliklerin bilgisi, dış görünümden iç organlarının yapılarına kadar DNA'nın içinde özel bir şifre sistemiyle kayıtlıdır. DNA'daki bilgi, bu molekülü oluşturan dört özel molekülün diziliş sırası ile kodlanmıştır. Nükleotid (veya baz) adı verilen bu moleküller, isimlerinin baş harfleri olan A, T, G, C ile ifade edilirler. İnsanlar arasındaki tüm yapısal farklar, bu harflerin diziliş sıralamaları arasındaki farktan doğar. Bir DNA molekülünde yaklaşık olarak 3.5 milyar nükleotid, yani 3.5 milyar harf bulunur.
Bir organa ya da bir proteine ait olan DNA üzerindeki bilgiler, gen adı verilen özel bölümlerde yer alır. Örneğin göze ait bilgiler bir dizi özel gende, kalbe ait bilgiler bir dizi başka gende bulunur. Hücredeki protein üretimi de bu genlerdeki bilgiler kullanılarak yapılır. Proteinlerin yapısını oluşturan aminoasitler, DNA'da yer alan üç nükleotidin arka arkaya sıralanmasıyla ifade edilmiştir.
Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır. Bir geni oluşturan nükleotidlerde meydana gelecek bir sıralama hatası, o geni tamamen işe yaramaz hale getirecektir. İnsan vücudunda 200 bin gen bulunduğu düşünülürse, bu genleri oluşturan milyonlarca nükleotidin doğru sıralamada tesadüfen oluşabilmelerinin imkansızlığı daha iyi anlaşılır. Evrimci bir biyolog olan Salisbury bu imkansızlıkla ilgili olarak şunları söyler:
Orta büyüklükteki bir protein molekülü, yaklaşık 300 amino asit içerir. Bunu kontrol eden DNA zincirinde ise, yaklaşık 1000 nükleotid bulunacaktır. Bir DNA zincirinde dört çeşit nükleotid bulunduğu hatırlanırsa, 1000 nükleotidlik bir dizi, 41000 farklı şekilde olabilecektir. Küçük bir logaritma hesabıyla bulunan bu rakam ise, aklın kavrama sınırının çok ötesindedir.24
41000'de bir, "küçük bir logaritma hesabı" sonucunda, 10620'de bir anlamına gelir. Bu sayı 1'in yanına 620 sıfır eklenmesiyle elde edilir. 1'in yanında 12 tane sıfır 1 trilyonu ifade ederken, 620 tane sıfırlı bir rakam gerçekten de kavranması mümkün olmayan bir sayıdır.
Prof. Dr. Ali Demirsoy da bu konuda şu itirafı yapmak zorunda kalır:
Esasında bir proteinin ve çekirdek asidinin (DNA-RNA) oluşma şansı tahminlerin çok ötesinde bir olasılıktır. Hatta belirli bir protein zincirinin ortaya çıkma şansı astronomik denecek kadar azdır.25
Bütün bu imkansızlıkların yanısıra, DNA çok zor reaksiyona giren bir yapıya sahiptir. Çünkü DNA, çift zincirden oluşmuş sıkı bir helezon şeklindedir. Bu bakımdan da canlılığın temeli olması düşünülemez.
Dahası, DNA, yalnız protein yapısındaki bir takım enzimlerin yardımı ile eşlenebilirken, bu enzimlerin sentezi de ancak DNA'daki bilgiler doğrultusunda gerçekleşir. Her ikisi de birbirine bağımlı olduğundan, eşlemenin meydana gelebilmesi için ikisinin de aynı anda mevcut olmaları gerekir. Ya da ikisinden birinin daha önce "yaratılmış" olması zorunludur. Amerikalı mikrobiyolog Homer Jacobson, bu konuda şöyle der:
İlk canlının ortaya çıktığı zaman, üreme planlarının, çevreden madde ve enerji sağlamanın, büyüme sırasının ve bilgileri büyümeye çevirecek mekanizmaların tamamına ait emirlerin o anda birarada bulunmaları gerekmektedir. Bunların hepsinin kombinasyonu ise tesadüfen gerçekleşemez.26
Yukarıdaki ifadeler 1955 yılında, yani James Watson ve Francis Crick tarafından DNA'nın yapısının aydınlatılmasından iki yıl sonra yazılmıştı. Ancak bilimdeki tüm gelişmelere rağmen, bu sorun evrimciler için çözümsüz kalmaya devam etmektedir. Özetle, üremede DNA'ya duyulan ihtiyaç, bu üreme için bazı proteinlerin mevcut olma zorunluluğu ve bu proteinlerin de DNA'daki bilgilere göre yapılma mecburiyeti, evrimci tezleri çok somut bir biçimde çürütmektedirler.
Örneğin Alman bilimadamları Junker ve Scherer de kimyasal evrim için gerekli olan moleküllerin hepsinin sentezinin ayrı ayrı koşullar gerektirdiği ve kuramsal olarak bile elde edilme yöntemi birbirinden farklı birçok maddenin biraraya gelme şansının hiç olmadığını şöyle açıklar:
Şimdiye değin kimyasal evrim için gerekli tüm moleküllerin elde edileceği bir deney bilinmiyor. Dolayısı ile çeşitli moleküllerin değişik yerlerde çok uygun koşullarda üretilip, hidroliz ve fotoliz gibi zararlı etmenlere karşı korunup, yeni bir reaksiyon bölgesine taşınması gerekmektedir. Burada tesadüften bahsedilemez çünkü böyle bir olayın kendi kendine gerçekleşme ihtimali yoktur.27
Kısacası evrim teorisi moleküler düzeyde gerçekleştiği iddia edilen evrimsel oluşumlardan hiçbirini ispatlayabilmiş değildir. RNA molekülünün nasıl olup da kendine bir hücre zarı bulduğu, daha sonra hücre organellerini nasıl ortaya çıkardığı gibi birçok soru cevapsız beklemektedir.
Buraya kadar anlattıklarımızı kısaca özetlersek, ne amino asitler ne de bunlardan meydana gelen ve canlıların hücrelerini oluşturan proteinler, "ilkel atmosfer" ismi verilen ortamlarda hiçbir şekilde üretilememişlerdir. Dahası, proteinlerin inanılmaz karmaşıklıktaki kimyasal yapıları, sağ-el, sol-el özellikleri, peptid bağlarının oluşmasındaki zorluklar gibi faktörler, proteinlerin gelecekte de bu çeşit deneylerde üretilmelerinin imkansız olduğunu göstermektedir.
Kaldı ki proteinlerin tesadüfi bir şekilde oluştukları bir an için farzedilse bile bu hiçbir şey ifade etmez, zira proteinler tek başlarına hiçbir anlam ifade etmezler. Çünkü proteinler kendilerini çoğaltamazlar. Ancak DNA ve RNA moleküllerinde şifrelenmiş bir protein molekülü için bir seri üretim mümkün olabilir. DNA ve RNA olmadan bir proteinin çoğaltılması imkansızdır. DNA'da şifreli olarak kaydedilmiş 20 ayrı çeşit amino asidin belli bir şekilde sıralanması, vücuttaki herbir proteinin yapısını belirler. Oysa, önceki bölümlerde de açıkladığımız gibi, DNA ve RNA'nın rastlantılarla meydana gelmesi ihtimal dışıdır.